Kindar ve Dindar Nesiller nasıl oluşturuldu.

BU GÜNLERE NASIL GELDİK…? Türkiye’de Atatürk’ten sonra yaşananlar… Şimdi bazılarınız bu makaleyi okuyunca bana kızacak, linç etmeye yeltenip takipten düşecek, hatta hakaretler dahi edeceksiniz, fakat gerçekler gizlenerek doğru yolda yürünemeyeceğini öğrenmeniz gerekir, bugün bu ülkenin en büyük sorunu 90 yıldır ılımlı islamçı cahil kafaların aynı sofraya aynı besmele ile oturup yol verdiği cemaatler ve tarikatların…

BU GÜNLERE NASIL GELDİK…?

Türkiye’de Atatürk’ten sonra yaşananlar… Şimdi bazılarınız bu makaleyi okuyunca bana kızacak, linç etmeye yeltenip takipten düşecek, hatta hakaretler dahi edeceksiniz, fakat gerçekler gizlenerek doğru yolda yürünemeyeceğini öğrenmeniz gerekir, bugün bu ülkenin en büyük sorunu 90 yıldır ılımlı islamçı cahil kafaların aynı sofraya aynı besmele ile oturup yol verdiği cemaatler ve tarikatların yarattığı siyasal islamcılardır.

Türkiye’yi yönetenler; 1940’li yıllardan beri tıpkı Osmanlı padişahlarının vaktiyle yaptığı gibi kapitalist ve emperyalist ülkelere çeşitli yollardan, Millî İrade’ye aykırı olarak ayrıcalıklar tanımıştır, tanıyorlar. Günümüz Türkiye’sinin yöneticileri ulusumuzun varlık koşulu olan “tam bağımsızlık”tan, bütünüyle vazgeçmiştir.

Bugünkü Türkiye Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılışından sonra izlenmeye başlanan gayrımilli ve teslimiyetçi politikalar sonucunda artık, tam bağımsızlığını koruyamayan bir ülke konumuna getirildi. Eğer bu durum devam ederse, çok yakın bir gelecekte bağımsızlığımızın bütünüyle yitirilmesi ve yabancı egemenliği altına sömürüden kurtulamayacaktır. Devlet, kendi işlerinde Millî İrade’ye uygun olarak serbestçe karar alma güç ve yetkilerini yitirince bağımsızlığı emperyalist ülkeler tarafından başlıca şu yollara başvurularak zayıflatılır, yok edilir: Askeri tehdit, kültür emperyalizmi, işbirlikçi bulma, politika dayatma, uluslararası antlaşmalar, yardım.

Emperyalist ülkeler (İngiltere, Fransa, İtalya,…) , XX. yüzyılın başlarında Türkiye’nin bağımsızlığına işgal yoluyla tamamen son vermeyi denemiş, ancak Türk Ulusunun, Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde ve “Ya İstiklal, Ya Ölüm” parolası ile direnmesi üzerine, bunu, o yıllarda başaramamıştı. Ne var ki Emperyalist Batı Lord Curzon’un “Yine bize geleceksiniz. Bugün reddettiklerinizi, günü gelecek, kabul edeceksiniz” emperyalist ülkeler emelinden asla vazgeçmedi. Sonraki yıllarda bir askeri müdahale olmamıştır ama, bu kez soğuk savaş yöntemleriyle sonuç almaya çalışmışlardır.

ABD Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığını baştan beri sürdürmüş, (1993) Lozan’ı tanımayan ABD’de, Kemalist Türkiye yıllarca protesto edilmiş, milliyetçi Türk hükümetinin, hedeflerine asla varamayacağı, Kemalist rejimin mutlaka yıkılacağı ileri sürülmüştür. ABD bir ulusal kurtuluş zaferi üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti’ni asla içine sindirememiştir. Çünkü bir ulusal kurtuluş savaşı sonunda kurulmuş olan devletimizin dış politikası, antiemperyalistti, bağımsızlıkçıydı.

ABD, Ortadoğu’da kendi kendine yeterli, kararlarını kendisi veren bir Türkiye istemiyor. Çünkü böyle bir Türkiye birinci olarak, Ortadoğu’da güç dengesini altüst edebilir. İkinci olarak, gelişmekte olan ülkelerin lideri durumuna gelebilir. Öyleyse, Türkiye sürekli olarak ABD’ye bağımlı kalmalıdır. İstediği budur ve bu yolda çok çalışmış, çok mesafe kaydetmiştir.

ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’dan Başbakan İsmet İnönü’ye (1964) 1947 Anlaşması’na göre, size verdiğimiz askeri yardım malzemelerini benden izin almadan kullanamazsınız..!

İngiliz istihbaratına yakın gazeteciler (2000’ler): “Ellerindeki bütün serveti alana kadar Türkleri oyalayın.”

Derin Merkez çok etkili ve önemli bir araç olarak, ülkelerin bağımsızlığını zayıflatırken kültür emperyalizminden geniş ölçüde yararlanır.

Türkiye’de kamuoyuna egemen olmak için, başta televizyon ve İnternet olmak üzere, kitle haberleşme araçlarını kullanarak, yurttaşların beyinlerinin sistemli ve sürekli olarak yıkanması sağlanıyor. Eğitim ve kültür kurumları, şu ya da bu yoldan emperyalist devletlerin çıkarlarıyla uyumlu hale getirilmektedir. Böylece toplumdaki diplomalıların çoğu, “boyun eğmeye yatkın,” “bağımsız düşünme yeteneğinden yoksun” sözde aydınlar olarak yetişmeye başladı. Bunlar Türkiye’yi gerçek bağımsızlığa kavuşturmak bir yana, ülkenin bağımsızlığını daha fazla yitirmesine katkıda bulundular hala da bulunuyorlar. Emperyalist ülkeler, daha doğrusu bunların küresel şirketleri bağımsızlığını yok etmek istedikleri ülkede kendilerine hizmet edecek ortaklar, işbirlikçiler bulur. Atatürk Gençliğe Hitabesi’nde bunları, “iç bedhahlar” olarak anar.

Emperyalizm baştan beri Türkiye’de “Biz büyük bir devletin yardımı olmaksızın varlığımızı koruyamayız” diyen, korkak, hain, çıkarcı ve mandacı kişilerin iş başına gelmesine destek verdi. Bu yöneticiler devletimizi, Atatürk Yolundan adım adım saptırarak, Batının emellerinin gerçekleşmesini sağlayacak şekilde yeniden yapılandırmaya giriştiler ve başarılı da oldular, bağımsızlığımız bu yoldan çok ağır darbelere maruz kaldı.

Türk Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Feridun Cemal Erkin (1946) “Türkiye, kaderini ancak Amerika ve Büyük Britanya’ya bağlarsa, esenliğe kavuşabilir.”

Bu öneri Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Şükrü Saracoğlu tarafından kabul görmüştür.
İsmet İnönü: “Hiçbir ülke yoktur ki kendi içinde bizimki kadar çok hain yetiştirmiş olsun.”
Bu sözü söylemiş olmasına rağmen kendiside Emperyalistlere çok hizmet etmiştir.

Derin Merkez (dev küresel şirketler koalisyonu) bir ülkenin bağımsızlığını yok etmede şu yoldan ülkeye politika ve rejim dayatır. Ülkenin sanayileşmesini engeller. Kaynaklarını sömürür. Buna karşı çıkan hükümetleri düşürür.

İsmet İnönü’nün, ABD ve Türkiye ilişkileri hakkındaki bir yorumu (1964) bağımsız iç ve dış politika güdemez, havanda su döversiniz. Sanmayın ki kolay iştir. Kurtulmaya teşebbüs ettiğinizde başınıza neler gelir, bilemezsiniz.
İsmet İnönü, İngilizler için yaptığı açıklamanın bir benzerini beş yıl sonra Amerikalılar için yapacaktır. ABD ile yapılan “yardım” anlaşması nedeniyle yaptığı radyo konuşmasında şunları söyleyecektir: “Büyük Amerika Cumhuriyeti’nin ülkemiz ve ulusumuz hakkında beslemekte olduğu yakın dostluk duygularının yeni bir örneğini teşkil eden bu sevinçli olayı (yardım anlaşmasını) her Türk candan alkışlamalıdır.”

Peki köy enstitülerini kapatan kim…? İsmet İnönü

Milli Eğitimimizi 27 Aralık 1949’da imzalanan ve ”Fulbright Antlaşması” ile ABD’ye teslim eden kim..? İsmet İnönü

Bir ülkenin eğitim sistemini başka bir ülke düzenliyor ve belirliyor ise o eğitim sistemine “Milli Eğitim” sistemi diyebilir miyiz..?
Emperyalizm; Türkiye’nin önünü kesmek için, dışa muhtaç ve bağımlı, asalak, sanayileşmeyen, doğal kaynaklarını kullanamayan bir Türkiye’nin oluşması için mümkün olan her yola başvurmuştur. Türkiye ve ABD ilişkileri İkinci Dünya Savaşı sırasında başladı ve 1947 Anlaşması ile ilk kez resmi kimliğe büründü. 1950 sonrası hükümetleri Türkiye’yi tam anlamıyla emperyalizmin tuzağına terk etti. ABD daha sonra, NATO anlaşması ile Türkiye’ye iyice yerleşti. 1954 Askeri Kolaylıklar Anlaşması ve bunu izleyenlerle, ülkemizde önemli büyüklükte askeri varlık konuşlandırdı. 1969 Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması ile 29 Mart 1980’de imzalanan Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması bağımlılığımızı daha da pekiştirdi.

Bir ülkenin bağımsızlığını yok etmenin bir yolu da o ülkeye “yardım”da bulunmaktır. Yardım mali yardım, askerî malzeme veya başka türden olabilir. Kılıf insani görünür, asıl amaç başkadır: Ülkenin karar alma mekanizmaları etki altına alınarak, kendi emel ve politikalarını dayatmaktır. Böylece bu yoldan da ülkenin bağımsızlığı ipotek altına alınmış olur. İç ve dış işlere müdahale edilir. Ekonominin kilit noktaları ele geçirilir. Hükümet, kararlarını serbestçe ve kendi halkının lehine alamaz. Sonuç bağımsızlığın bir parça daha eksilmesidir.

Yardım alan ülke; politikalarını, IMF, AİD, Dünya Bankası gibi kuruluşların önerilerine göre düzenlemeye başlayınca, bağımsızlığını ipotek altına koymuş demektir. Yardım kuruluşları bir hükümetten hoşnut değilse, yardımı keser ya da azaltır. Dünya Bankası’nın ve benzeri kuruluşların asıl amacı, ABD’nin uygun gördüğü politikayı az gelişmiş ülkelere kabul ettirmektir.

ABD ile 1947 Antlaşması (Truman Doktrini)… “ABD’nin dünya egemenliği” doktrini olan Truman Doktrini ile başlayan Amerikan “yardımı” ülkemizi Kemalist Yoldan saptırdı. Türkiye Amerikan emperyalizminin gereklerine uygun şekilde yeniden yapılandırıldı. 1923-1938 Türkiye’sinde, Atatürk zamanında ne yapılmışsa yıkılmaya başladı, ters yüz edildi, bağımsızlığımızın yitirilmesine karşı yükselebilecek sesler susturuldu. ABD ile ikili antlaşmalar yapıldı. Bunlarla siyasal ve ekonomik bağımsızlığımız törpülendi, giderek yok edildi. Türkiye ABD için bir hammadde deposu ve pazar haline getirilmeye başladı. Millî eğitimimiz ulusal olmaktan çıkarıldı, ona Amerikan çıkarlarına uygun bir yapı kazandırıldı. Atatürk Devrimlerinin birinci güvencesi olan köy enstitüleri kapatıldı. Yerine imam hatip okulları açılmaya başladı. Ekonomi politikası olarak devletçilik sulandırıldı. Türkiye IMF’nin kıskacına sokuldu. Dış borçlanma başlatıldı. Ulaştırmada demiryolları terk edildi, karayoluna ağırlık verildi. Türkiye’nin sanayileşmeden vazgeçmesi yönünde telkinler yapıldı. İrtica yeniden harekete geçme imkanı buldu.

Cevdet Sunay (Genel Kurmay Başkanı, 1966-1973): “Her şeyimizi Amerika veriyor. Tabii ki onu dinleyeceğiz.”

SONUÇ:  “bağımsızlık nasıl elden gitti”

Askeri tehdit… kültürel yayılma… işbirlikçiler, emperyalist ülkeler askeri tehdide başvuruyor. Hedef ülkenin insanlarını kültürel etki altına alıyor. Sızmayı ve amacını kolaylaştırmak için o ülkede işbirlikçiler buluyor. Politika dayatma… anlaşmalar ve yardım, işbirlikçiler sayesinde kendi lehlerine olan politikaların uygulanmasını sağlıyorlar. Bütün bu yaptıklarını anlaşmalar ve bir takım yardımlarla destekliyorlar.

Hedef, ülkenin doğal kaynakları ve pazarları: Peki, neden giriyorlar bunca zahmete..? Ülkenin ekonomik kaynaklarını ve pazarlarını ele geçirmek için..!  Buna giden yol da o ülkede hükümet kararlarının kendi lehlerine, başka bir deyişle dış ve onlarla ortak çalışan iç odakların lehine alınması gerekiyor. Özetle ülkenin bağımsız olmaktan çıkması gerekiyor. Meclise hükümete ve yargıya kararları istedikleri şekilde aldırmaya başladıkları an ülkenin tam bağımsızlığı yara almaya başlıyor. Süreç devam ettikçe, ülkenin bağımsızlığı zayıflıyor, aşınıyor, sonunda tamamen yok oluyor.
Türk milletini bağımsızlığa kavuşturan Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra Türk milleti tekrar köle haline getirilmiş ve sömürülmeye başlanmıştır.

Atatürk’ün ve Kurtuluş Savaşının amacı, sadece düşmanı Türk topraklarından atmak değil tam bağımsızlığı sağlamaktı. Tam bağımsızlık bir ülkenin, bir milletin varlığını sürdürebilmesi, geleceğe adım atabilmesi için olmazsa olmazdır.

Tam bağımsızlık, Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün en önemli esaslarından biridir. Zira Milli mücadele adını verdiğimiz büyük savaşım her şeyden önce bu ilkenin gerçekleşmesi için yapılmış ve başarıya ulaşılmıştır. Çünkü esas olan, bağımsızlığına kastedilen Türk milletinin varlığını sürdürüp sürdürememe sorunudur. Bu nedenle milli mücadelenin parolası “ya istiklal ya ölüm” olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk bağımsızlıkla ilgili şunları söylemektedir: “…Tam bağımsızlık, bizim bu gün üzerimize aldığımız vazifenin asıl ruhudur… Biz, yaşamak isteyen, onur ve şerefi ile yaşamak isteyen bir milletiz… Bilgin, cahil istinasız bütün millet belki içinde bulundukları güçlükleri tamamen anlamaksızın, bu gün yalnız bir nokta etrafında toplanmış ve kanını sonuna kadar akıtmaya karar vermiştir. O nokta, tam bağımsızlığımızın sağlanması ve devam ettirilmesidir. Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, mali, ekonomik, adli, askeri, kültürel vs.. her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımdan herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, millet ve memleketin gerçek manası ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir..”

“Özgürlük ve bağımsızlıktan yoksun bir ulus için, yaşamanın ne anlamı, ne de zevki vardır.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.III, s. 81)

“Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.” (1921, Ankara, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. III, s. 31)

“Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan yoksun olunca, o devletin bütün hayatı kısımlarında bağımsızlık felç olmuştur.” (a.g.e, C.İ, s.243)

Tam bağımsız olunabilmesi için ekonomik olarak bağımsız olmak şarttır. Atatürk, bağımsızlığın temel şartı olan milli ekonomi ile ilgili şunları söylemektedir: “Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlık ile mümkündür.” (1922, Ankara, a.g.e, C. İ, s. 243)

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk bunları söylüyor.

Bugün gelinen noktada, dünyanın varlıklı ve yoksul ülkeleri arasındaki “uçurum” her yıl biraz daha büyümektedir. Türkiye az gelişmiş bir ülke olarak iktisadi bakımdan emperyalizme “bağımlı” bir ülke haline geldikten sonra bu bağımlılık sürekli artmakla birlikte, siyasi iktidarların işbirlikçi niteliği artmakta, onların bu niteliği arttıkça emperyalizmin sızması aynı oranda artmaktadır.

Peki bu durumu değiştirecek bir çare var mıdır..?

Az gelişmiş bir ülkede, kalkınmanın aynı zamanda “emperyalizme bağımlılık” ile “emperyalizmin işbirlikçilerinin ortadan kaldırılması” acısından başlıca programları şu şekilde olmalıdır.

1 – Temel sanayi kollarında yabancı sermaye yatırımlarına son vermek ve var olan yabancı sermaye kuruluşlarını da millileştirmek.

2 – Emperyalizmin az gelişmiş bir ülke içindeki kolu olan dışticareti, bankacılığı ve sigortacılığı millileştirmek.

3 – Emperyalizmin o az gelişmiş ülkeyi bir daha pazar haline getirmemesi için, devlet öncülüğünde sanayileşme, bunuda merkezi ve buyurucu bir planlamayla gerçekleştirmek.

4 – Emperyalizmin az gelişmiş ülkelerin birçoğundaki kolu olan yan feodal ilişkilere son vererek, büyük köylü kitlelerinin kurtuluşuna olanak sağlayacak bir toprak reformu yapmak.

Peki bunun sorumlusu kimlerdir..?

”Bugünkü okullarda yetişen gençlere asla ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, laik okullara karşı imam hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri, bu okullarda yetiştireceğiz.”
Cevdet Sunay TC 5.Cumhurbaşkanı

”İmam hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O çocuklardan zarar gelmez. Türkiye laikliği dinsizlik olarak anlamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930’lardaki laiklik anlayışını yanlış olarak görüyorum.”
Kenan Evren TC 7.Cumhurbaşkanı

”Biz dindar ve kındar bir nesil yetiştireceğiz.”
Recep Tayyip Erdoğan TC 12.Cumhurbaşkanı

Fulbright Anlaşması ve İsmet İnönü’nün ABD’ye Teslimiyet Politikası
Milli Eğitimimiz 27 Aralık 1949’da imzalanan ve ”Fulbright Antlaşması” ile ABD’ye teslim edildi.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu olan Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ne diyor du..?

”Eğitimin amacı yalnız hükümete memur yetiştirmek değil, ülkede ahlaklı, cumhuriyetçi, devrimci, atılgan, olumlu, giriştiği işleri başarabilecek yetenekte, dürüst, sorgulayıcı, iradeli, yaşamda karşılaşacağı engelleri yenecek güçte, karakter sahibi genç yetiştirmektir.” diyor.

Bir aldatmaca ve tuzak olan mevcut yardım sistemi ile azgelişmişlik uçurumunun değiştirilmesine imkan yoktur. Zira dış yardımlardan en büyük çıkarı sağlayanlar, az gelişmiş ülkelerde statükonun kendisi olan yönetici üst sınıflardır. İktidardaki bu sınıflar o ülkelere daha önce egemen yabancı güçler tarafından kendi isteklerine kolayca uyacakları için güvenilerek bu yere getirilmişlerdir. Laik olmayan bireylerin amacı her daim laik devleti yıkmak olduğundan ve devlet yönetiminde bulunanların da bu doğrultuda güç tüketerek devleti ele geçirmeye çalıştıklarından, laik bireylerin direncine bağlı olarak devlet ele geçirilebilir. Laik olmayan bireyler, laik devleti yavaş yavaş parsel parsel tıpkı bugünlerde katarlılara sattıkları gibi satarak güçsüzleştirmeye çalışır.

İşte Türkiye’de Atatürk’ten sonra yaşanan, esas itibariyle budur.

Verilen ödünler her iktidar döneminde, her yıl birbirine eklene eklene sonunda bugünkü emir kulu, boynu eğik, bütün kaynakları iç ve dış düşmanların talanına açılmış, büyük güçlere tam anlamıyla bağımlı bir Türkiye yaratılmış oluyor.

Planları Atatürk hayattayken hazırlanan ikinci Dünya Savaşından sonra, emperyalist ülkeler bir araya gelerek önce ılımlı islamcı yığınları çoğaltarak yol açtılar, sonra yavaş yavaş CHP’yi devirerek yerine İslamcı (irticacı) Laik Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine taviz verecek, kendi çıkarlarına evet diyecek bir idealsiz politik gruplar oluşturdular ve bunu yaparken de Atatürk’ten Cumhuriyeti miras alan İsmet İnönü en büyük destekçileri olmuştur. Emperalist ülkeler İslamcıları (irticacı) iktidara taşıyarak gününmüze kadar desteklediler bu günlerde yaşadıklarımız onların projelerinin son adımıdır.

Bu yüzden bugün Türkiye’de faşit baskının farkında olmalarına rağmen sessiz kalmaktadırlar, çünkü bu projelerin hepsi kendilerine ait. Türkiye’de ki siyasi partiler, siyasi liderler Batıdan (emperyalist) emir alarak hareket eden kuklalardır. Bugünkü kaos Batılı emperyalistlerin her zaman destekledikleri ortaçağda kalmış ilkel ve tavizci bir İslamcı hareketin başarısıdır. Batılı emperyalistlerin 1.5 milyarlık İslam dünyasının sömürge statüsünü uzatma stratejisinin karmaşık oyunlarının sonucudur. Atatürk devrimlerinin bu ülkede yıkılması iç hainlerin din tüccarlarının işlerine yarayacak ve böylece milleti davar sürüsünü güder gibi güdecek daha kolay sömüreceklerdir.

Çünkü bu ülkede akıl ve bilimin yolu olan Atatürk devrimlerini yıkarlarsa hem emperyalistlere gün doğacak, böylece dogmatizm bataklığında yüzecek Türk Milleti yok olup gidecektir. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle Türk Milleti’nin ve biricik önderi Büyük Atatürk’ün iç ve dış düşmanları el ele, gönül gönüle işbirliği halindedirler.

Cumhuriyet’in bizlere kazandırdığı en büyük değerlerden biri Köy Enstitüleriydi. Köy Enstitülüler düşünüyor, okuyor, araştırıyor, sorguluyor, tartışıyor ve üretiyorlardı. Hem aydınlanıyorlardı hem de aydınlatıyorlardı. Tarıma dayalı bir toplumun kalkınması için ideal bir eğitim projesiydi. Ama bu aydınlanmadan ve kalkınmadan iç ve dış güçler rahatsız oldular. Çünkü onların sömürülerinin önündeki en büyük engeldi Köy Enstitüleri. Sömürülerini rahatça devam ettirebilmeleri için bu insanların cahil bırakılması gerekiyordu. Cahil bırakmanın en iyi yolu da dine yöneltmekti. Bunun için de bu okulların kapatılıp imam hatiplerin, ilahiyat fakültelerinin, kuran kurslarının açılması gerekiyordu. Türkçe olan ezanın Arapça okutulması gerekiyordu. Çağdaş ve bilimsel bir eğitimin yerine çağ dışı eğitimin temel alınması gerekiyordu. Bunu başardılar. Bunun sonucunda cami sayısı okul sayısını geçti. Böylece din yoluyla insanlar sürüleştirilip bu din sömürüsü temelinde oy avcılığı yapıldı. İşte bu oy avcıları bu izlenen yanlış politikaların sonucunda emperyalistlerin güdümünde bunun meyvelerini toplayarak bu gün iktidardalar.

KÖY ENSTİTÜLERİ KAPANMASAYDI NELER OLMAZDI..?

Köyden kente göçler asla olmazdı.
Yoksulluk, hırsızlık, gasp olmazdı.
Okumayan çocuk kalmazdı.
Çorak toprak kalmazdı.
Boşa akan, kullanılmayan, değerlendirilmeyen su kalmazdı.
Dışardan sanayi ürünü almazdık.
Dışardan tarım ürünleri almazdık.
İhracatımız ithalatımızdan az olmazdı.
Heykeller yıkmazdık, resimler yırtmazdık.
Üretim yapmayan yalan fabrikalar açmazdık.
Üretim yapan fabrikaları satmaz ve yıkmazdık.
Özelleştirme asla olmazdı.
Terör olmazdı.
301 ri tartışmazdık
Terör cinayetleri olmazdı.
Paralı eğitim olmazdı.
Dershaneler olmazdı.
81 ile öğretmensiz, araç gereçsiz üniversite açmazdık.
Siyasi cinayetler olmazdı. Hapishanelerimiz dolup taşmazdı.
Mafyalar rajon kesmezdi.
Milletin “a.. koyacağız” diyen maşalar olmazdı.
Ormanlarımızı talan eden dış şirketler olmazdı.
Katarlılara topraklarımız satılmazdı.
Devlete sızmış cemaatler olmazdı.
Çocuk bademleyen tecavüzcü tarikatlar olmazdı.
Sığınmacı diye gelip terör estiren yığınlar ülkemizin içerisinde barınamaz bizlerden daha rahat bedavaya yaşayamazdı.
Ekonomi damatlara teslim edilmez, yandaşlara ihaleler verilmezdi.
Zarraplar ülkemizde cirit atmazdı.
Arapların elinde oyuncak olmazdık.
Sınırlarımız tehdit edilmezdi.
İMF nin oyuncağı olmaz ona yalvarmazdık.
AB ye yalvarmaz, küçük düşmezdik.
İhtilaller olmazdı.
Kimse bir karış toprak istiyemezdi
İşte olmayanların sadece bir kısmı
Neler kaybetmişiz neler, aslında geleceğimizi yok etmişler bizim.

Türkiye, bölünme ve iç çatışma dahil her türlü tehlikeyi içeren bir karmaşa ortamına doğru gidiyor. Emperyalizme karşı mücadele yüksek antiemperyalist bilinç yani Atatürkçü bakış gerektirmektedir.

Atatürk’ü ve yaptıklarını kavramadan emperyalizme karşı mücadele edilemez, bu millet uygulanan yanlış politikalardan kurtulup, hainleri gönderip Atatürk’e yönelirse altından kalkamayacağı hiçbir güçlük yoktur, bu da ancak bilinçli laik bir eğitimle başarılabilir, siz şimdi yine bu yığınlarla olmaz diyeceksiniz, fakat başarılabilir, yeterki bu güruhu gözünüzde büyütmeyip karamsarlığa kapılmayın, çünkü her ne kadar bu iddia edilsede onlar hiçbir süre bu ülkede %30’u geçemediler, onların başarısı bizim umursamazlığımızdan ve onların iyi manüpülesinden kaynaklandı, son seçimlerde bunun en iyi ıspatıdır, artık gideceklerini kendileride biliyor, bu saatten sonra yapılacak en büyük hata onların bünyesinden kopmuşlara ve din kafası ile yürüyenlere yol vermektir, Gençliğe hitabe her daim yol göstericinizdir, okuyun ve okutun. Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yolundan ASLA ayrılmayın.

~ ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ ~

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet’ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.

Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.

Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!

Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

20 Ekim 1927



Makaledeki kaynaklar: Uygarlık Tarihi – Server Tanıllı.
Daha ayrıntılı bilgi için: Az Gelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm – Fethi Naci. Vasılı Vahrusev, Yöntemleri ve Manevraları ile Yeni Sömürgecilik.

Tags: