Atatürk bizlere insancıl ve ilerici fikirler bıraktı.

Laikliğin tanımını daha iyi anlamamız ve kavramamız için 1400 yıl öncesine gitmemiz gerekecektir. Şimdi bu makalem de muhammed’in uygulamaları ile Atatürk’ün uygulamalarını karşılaştırarak laikliği anlamaya çalışacağız. Bilindiği gibi dünyada gelmiş geçmiş birçok din mevcuttur. Dinlerin çokluğu ile birlikte tanrı sayısının da 3000 olduğu tahmin edilmektedir. Muhammed; kendi dönemindeki tanrıları, en güçlü tanrı olan Allah’a (eloah)…

Laikliğin tanımını daha iyi anlamamız ve kavramamız için 1400 yıl öncesine gitmemiz gerekecektir. Şimdi bu makalem de muhammed’in uygulamaları ile Atatürk’ün uygulamalarını karşılaştırarak laikliği anlamaya çalışacağız.

Bilindiği gibi dünyada gelmiş geçmiş birçok din mevcuttur. Dinlerin çokluğu ile birlikte tanrı sayısının da 3000 olduğu tahmin edilmektedir.

Muhammed; kendi dönemindeki tanrıları, en güçlü tanrı olan Allah’a (eloah) kurban ederek tek tanrılı dini benimsemiştir. Allah tanrısı (eloah) birçok tanrının yanında bulunan en büyük tanrıdır. Allah tanrısı da dahil bu tanrıların heykelleri mevcuttur. Tabi ki en büyük heykel Allah heykelidir/putudur.

Bu heykel Muhammed’in elleriyle birden göğe yükselip maddeden soyut bir kavrama dönüştürülmüştür. Bu göğe yükselme aynı zamanda hâkimiyetin tekelleşmesi ve göğe yükselmesi demektir. Artık gökte bir tanrı vardır. Bu tanrıya bir de köleler/kullar gerekmektedir. Bu köleler/kullar, bütün emeklerini gök/tanrı için harcayacak ve kölelerin hiçbir hakkı bulunmayacaktır.

Egemenlik, insanda değil, artık göklerdedir/tanrıdadır. Muhammed hâkimiyeti halka değil tanrıya (tanrı adına kendisine) vermiştir. Bütün köleler artık Allah’ın kuludur. Her kul emeğini güçlü olana; tanrıya, (peygambere, ağaya, zengine, patrona) vermek zorundadır. Yoksa açlıkla, yoksullukla, ölümle vb. korkutulacaktır.

Korkan köle/kul mecburen tanrıya boyun eğmek zorunda kalacaktır. Çünkü egemenlik tanrıdadır, güçlü olandadır. Köle/kul olan düşünmemeli, hak talep etmemeli, kendi karar vermemelidir. Kulların yerine güçlü olanlar (tanrı, peygamber, ağa, zengin, patron) karar vermelidir.

Son söz her zaman güçlü olanındır. Ancak burada önemli bir nokta vardır. Din bir kişi ya da birkaç kişi tarafından kurulmaz. Dini kuran o dine inananların kendileridir. İnanılmayan din, din değildir!

Yukarıda bir tanrı, aşağıda köleler/kullar. Ortada iletişimi sağlayan peygamberler. Nesnel olmayan bir tanrı (kısacası olmayan bir tanrı), nesnel olan bir peygamber ve nesnel kullar.

Kullar nesnel olduğu halde tanrı ile direk olarak iletişime geçememektedirler. İletişime geçen yalnızca peygamberlerdir. Bu durum şunu ortaya çıkarmaktadır. Tanrı kendi yarattığını peygamber ve kullar diye ikiye ayırıyor. Peygamber ile konuştuğu halde kullar ile konuşmuyor tanrı. Çünkü kulların hiçbir hak talebi olamaz. Kul ancak tanrıya yalvarır. Kul’un bütün yapıp etmeleri tanrı tarafından belirlenmiştir. Kısacası “kul” aklını kullanamaz. Olmayan bir tanrı ile oynanan oyun böyledir.

Kul itaat eden demektir. İtaat etmek demek insan aklını yok saymak demektir. İtaat etmek demek doğruyu gizlemek ve birilerinin çıkarlarını görmezlik demektir. İtaat etmek aç kalmak, susmak, gözünü yalanlara kapatmak demektir. İtaat etmek sevmediğini kabullenmek, acı çekmek, köle olmak demektir. Kısacası itaat etmek insan olmamak demektir. Kuran’da şöyle yazar:

“Al-i imran 132- Allah ve Peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin.”
Bu ayet geçmişten geleceğe bütün hükümdarlar tarafından kullanılmıştır. Her hükümdar kendisine itaat etmenin tanrıya itaat etmek olduğunu söylemiştir. Burada tanrı korkusunu kullanan hükümdarlar inananların gücünü kendine kolaylıkla çekebilmektedir. Bu sayede kendi çıkarlarını kolaylıkla uygulayabilmektedir.

Muhammed de bu tanrı korkusunu iyice arttırmak için şu ayeti söylemiştir:
“Bakara 197- Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!

İnananları tanrı korkusuyla sindirerek onların gücünü kendinde toplamayı bilmişlerdir.

Tanrı inanmayanları da iradeden yoksun bırakmıştır. Kurana göre inanmayanların hiç suçu yoktur. Çünkü tanrı onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.

Ayet şöyle:

“Bakara 7- Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azap onlaradır.”
Din; bize, insan aklını yok saymamızı ve kul/köle olarak yaşamamızı öğütlüyor. İşte laiklik burada devreye giriyor ve bize insan aklının yüceliğini bildiriyor. Dinin olduğu yerde tanrı (peygamber, ağa, zengin, patron, vb), Laikliğin olduğu yerde akıl (bilim/deney/gözlem, dürüstlük, eşitlik, üretim, paylaşma) vardır.

Muhammed’den 1300 yıl sonra Türkiye Cumhuriyetini kuran Mustafa Kemal Atatürk, tanrı’da olan egemenliği halka veriyor. Artık gökte/tanrıda olan egemenlik halkın elindedir ve halk kul/köle değil özgür düşünebilen kendi kendine karar verebilen bir birey durumuna gelmiştir. Ancak aklı olanlar aklını kullanabileceğinden, yalnızca Atatürk’ün egemenliği halka vermesi de bir işe yaramamıştır.

Birey sözcüğü bireyci kelimesinin karşıtıdır. Bireyci; kişiliksiz insanımsıdır. Bireyci insanımsı; kendisini tanrılaştırmış, kendi çıkarı dışında her türlü şeyi reddeden ve çıkar yaşamını sınırsız sanan bir asalaktır. Üretmeyi ve paylaşmayı bilmez. Çıkarı dışında her şeyi kendine tehdit görür. Oysa birey; kendi kendini tanıyan, akıl dışında bir güç tanımayan, sevgiden, üretimden, paylaşmadan, doğadan yana insandır.

İşte bu insan laik insandır. Laik insan; dini kullanıp kimseyi kandırmaz, bundan çıkar sağlamaz. Laik insanın amacı toplumdur. Toplum bireylerin oluşturduğu yapıdır. Toplumun çıkarı laik insanın çıkarıdır. Laikliğin temel ilkesi dürüstlüktür. Dürüstlük herkes tarafından kabullenebilen doğrular bütünüdür. Bilimsel olarak kanıtlanamayan her şey laik insan için yok kabul edilir. Laik insan, dürüstlüğün temel şartı olan bilimsel düşünceyi başköşe etmiş insandır.

Atatürk, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken, dinlerdeki tanrı anlayışına gönderme yapmaktadır. Tanrı-insan birliği yerine, akıl-insan birliğini getirmeyi amaçlamıştır. İnsanı köleleştiren ve düşünmesini kısıtlayan din anlayışını ortadan kaldırıp onun yerine düşünen insanı yaratma çabasına girmiştir. Kısacası laik insanı yaratmak istemiştir. Oysa ağzında salya, cüzdanında tanrıyı taşıyanlar bunu kendi çıkar yaşamlarına tehdit olarak görmüşlerdir. Bu, üretim ve paylaşım ortamını yok edip yerine dinsel devletsizliği koymaya girişmişlerdir. “Aklın gücünü” hisseden bu insanımsılar düşünen insanların çoğalmasından korkup bu laik düzeni yok etmişlerdir.

Yok edilen sadece Laik Türkiye Devleti değildir. Ayrıca üreten, paylaşan, sevinen, gülen Türkiye’yi de yok etmişlerdir. Amaçları düzeni düzensizliğe sokmak ve anarşi yaratmaktır.

Din’in yaşam alanı anarşidir, açlıktır, savaştır. Anarşi olmazsa gözü açıklar çıkarlarından yararlanamazlar. Laiklik de çıkar elde etmek isteyen insanımsıların yaşam alanını kısıtlamaktadır. Bu yüzdendir ki dinsel kafa laikliğe düşmandır. Çünkü dinsel kafa düşünmeyen, üretmeyen, paylaşmayan bir kafadır.

Dinsel kafa yüzyıllardır bir cennet/çıkar için tanrılara, peygamberlere yalvardılar, yalakalık yaptılar. Yetmedi dünyayı kana buladılar. Maddeye -kendine- inanmadılar. İnandıkları tek şey değişmeyen çıkarlarıdır. Laiklik; bilimi yaşamında kendine tek yol etmiş insanların yaşam tarzıdır. Bu yaşam tarzı; bilgilenmeyi, düşünmeyi, sevmeyi, üretmeyi, paylaşmayı salık vermektedir. Laiklik böyle yüce değerleri bünyesinde barındırmaktadır. Ne mutlu bu değerleri taşıyanlara..!

Şimdi birlikte Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve kendine peygamber diyen Muhammed’in sözlerine bakalım..

Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Araf
(4) Nice memleketleri helak ettik. Onlara azabımız gece uykusuna dalmışken, yahut gündüz istirahat halinde iken gelmişti. (Muhammed)

Yurtta sulh, cihanda sulh.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Enfal
(65) Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. (Muhammed)

Kendiniz için değil, bağlı bulunduğunuz ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmaların en yükseği budur.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Bakara
(272) Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız. (Muhammed)

Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Al-i İmran
(32) De ki: “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kafirleri sevmez. (Muhammed)

“Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Ahzab
(46) Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik. (Muhammed)

Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Enfal
(70) Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah kalplerinizde (iman, ihlas, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. (Muhammed)

Gerçi bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Tevbe
(29) Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın. (Muhammed)

“Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Maide (110) Hani iznimle çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapıyordun da içine üflüyordun, benim iznimle hemen bir kuş oluyordu. (Muhammed)

Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Tevbe
(5) Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. (Muhammed)

Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Şura
(51) Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Muhammed)

Ekonomik kalkınma, Türkiye’nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Enfal
(69) Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve temiz olarak yiyin . Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Muhammed)

Fatır/43. “Allah’ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah’ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.” (Muhammed)

Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişmesini inkar etmek olur..”
(Mustafa Kemal Atatürk)

Unutmamak gerekirki Atatürk islam’ın mükemmel din olduğuna inanmış olsaydı, kuran’ı devletin temel yasası yapardı, tıpkı diğer islamla yönetilen şeriatçı ülkelerinin yaptıkları gibi. Fakat görüldüğü gibi Mustafa Kemal Atatürk kuran’da yazan safsataları değil, insancıl ve ilerici fikirler bıraktı, ama onu peygamber yapıp tapalım diye değil, gerçekleri görelim diye.

Tags: