Atatürk’ten ne kadar uzaklaşılmış ise, o denli cahil ve ahlâksızlaşmış bir toplum haline gelinmiştir..

Atatürk’ün kurduğu yolda herşeyi sil baştan yeniden yaratmalıyız. Artık yeter..! Bu ve benzeri rezillikleri yalanlarla bezeyip yücelten, buna karsılık bize ize bütün dünyada saygınlık kazandıran, aklımızı kullanıp onurlu insanlar olmamızı saglayan, köle degil, bagimsiz bir millet olmamiz icin Laik bir Cumhuriyet ülkesi kurup birakan, Bas ögretmen, üst insan, gercek deha Atatürk’ü asagılayan alim pozlu, ukala…

Atatürk’ün kurduğu yolda herşeyi sil baştan yeniden yaratmalıyız.

Artık yeter..! Bu ve benzeri rezillikleri yalanlarla bezeyip yücelten, buna karsılık bize ize bütün dünyada saygınlık kazandıran, aklımızı kullanıp onurlu insanlar olmamızı saglayan, köle degil, bagimsiz bir millet olmamiz icin Laik bir Cumhuriyet ülkesi kurup birakan, Bas ögretmen, üst insan, gercek deha Atatürk’ü asagılayan alim pozlu, ukala tavırlı zır cahilleri her gün halk karsısına cikarip öve öve bitiremeyen, televizyon kanallarından ve gazetelerden biktim, tiksindim. Atatürk gibi bir dehanin gectigi bir ülkenin bu denli yozlasmasi icimi acitiyor, yasam sevincimi aliyor elimden.

“Cahille tartışma, dışardan bakanlar aranızdaki farkı anlamayabilirler!” İngiliz Özdeyişi

“Doğru bilgiyi üretmek bireye ait bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu büyüğüne, yöneticisine, Soga üstü bir varliga, dinine vs. yıkmaya kalkan insanlığından feragatle koyunluğa razı olmuş demektir.

Her şeyden evvel Türkiye insanı tartışmayı bilmez. Fikir ayrılığına düştüğü bir başka kimse ile ortak bir doğru aramak için değil, kendi bildiğinin doğru olduğunu empoze etmek için tartışır. Bilgisi az olduğundan, ya da hic olmadigindan, kendi bildiklerinin kesin doğru olduğunu sanır,

Türkiye insanı ayrıca herhangi bir problemini çözerken bulduğu çözümün kendisine başka bir yerde zarar vermeyeceğini veya yapacağının toplumda bir yara oluşturup oluşturmayacağını da düşünemez; öğretmen soruya tahammül edemez zira cehaletinin ortaya çıkmasından veya sınıf disiplinini elden kaçıracağından korkar, ama düşünmez ki, soru sormayan öğrenciden adam değil, olsa olsa robot olur. Robotların yöneteceği toplum ise kendisine ancak sürünebilecek kadar maaş veren, bir türlü kadro bulamayan, ders verdiği dershaneleri bir eğitim yuvasından çok bir hapishaneye benzeten, dünyayı ve kâinatı öğreterek daha rahat ve emin yaşamamızı sağlayan fen bilimleri yerine bizleri kul, köle etmeye planlanmış hurafe öğreten zırvalıkları ders programına koyan bir toplum olur. Nitekimde öyle.

Üniversite tahsilinin aslında tek amacı, öğrenciye bir meslek öğretmek değil (onu çırak mektepleri de yapar), düşünmeyi ve tartışmayı, eleştirmeyi bilen ve yeni gerçekleri bulmayı beceren bir birey haline getirmektir. Üniversiteye meslek öğrenmek için gelinmez. Üniversiteye yeni bilgi üretmeyi öğrenmek ve yeni bilgiyi araştırmalarla üretmek için gelinir.

Fabrika yapmak isteyen politikacı, en önemli fabrika olan insan fabrikalarını, yani okulları unuttu. En önemli öğretmen türü olan ilkokul öğretmenleri ve sonraki en önemli öğretmenler olan orta öğretim öğretmenleri tamamen ihmal edildi ve öğrenmen iş dilenen bir zavallı haline düşürüldü. Bu suç, yalnız Türkiye çapında değil insanlık çapında affı mümkün olmayan bir suçtur ve Hasan-Âli Yücel’den sonraki tüm eğitim yöneticilerimiz bu suçun ortaklarıdır. Gelecek kendilerine topluca lanet edecektir.

İlk ve orta öğretimin tepetaklak olmasının ikinci nedeni üniversitelerdir. Üniversite hocalığını, aylıklı aylaklık olarak algılayan öğretim üyelerimiz, politikacılarımızla işbirliği halinde Türk yükseköğretimini bitirmişlerdir. Sanırım bu olay bilhassa 1958, devalüasyonundan sonra çok hızlandı. Bugün artık Türkiye’de üniversiteye gitmek tamamen bir vakit kaybı haline gelmiş, hele AKP yönetimiyle beraber, Türk üniversiteleri Osmanlı medreselerinin acıklı durumlarına düşmüşlerdir.

Cahil öğretmen cehaletini genellikle şiddete başvurarak kapatmak yolunu seçerek çocuğun zaten evden tanıdığı baskı rejimini sürdürür. Okulu bitiren erkek askere gider ve orada karşısına çıkan disiplin kavramını o zamana kadar gördüğü otoriter ortamın havasıyla karıştırdığı için, askeri disiplinin gerçek doğasını anlayamadan ve ne yazık ki hayatının kendisine askere gidene kadar vermiş olduğu intibalarını güçlendirerek terhis olur. Kız çocuğu ise tahsilini bitirince evlenir ve genellikle baba otoritesinden koca otoritesinin altına teslim edilir.

Böyle bir toplumsal ortamın sağlıklı ve bağımsız düşünebilen bireyler üretmesinin imkânsız olduğu muhakkaktır. Bu nedenle bağımsız bir eleştirel düşünce, yani yargı yeteneği gelişmeden önce çocuklar, verilecek her türlü dinsel eğitim, türü ne olursa olsun, toplumun zararınadır, çünkü çocuğun bireysel muhakeme ve değerlendirme yeteneğinin gelişmesine zarar verir. Böyle bir eğitim bireyler değil, robotlar (=kullar) toplumu üretir.
Atatürkçülük din üzerine değil bilim üzerine kuruludur.

Gün geçtikçe karanlığa giden bir ülkede aydın geçinenlerin suskunluğu artıyorsa aydını sözden aydından ayırmak gerekir.Aydın; tüm korkulardan, gelenek ve göreneklerden arınmış, gerçeği her yerde, her şekilde haykıran, gericiliğe karşı savaşım veren, doğadan ve sevgiden yana olup, bilimin ve aklın yolunda giden insandır. Aydın insan, ömrünü topluma adayıp, toplumun mutluluğu için savaşım vermeli ve karşısındaki her türlü engeli de yıkmalıdır. Aydın olmak halktan yana olmak değildir. Aydın, her türlü gerçeği ne pahasına olursa olsun halka sunup, halkı gerçeğe davet edendir. Aydının dini, mezhebi ve tanrısı yoktur; Aydını ancak düşünebilen aklı vardır. Aydın olmak bu tanımların içerisinde var olabilir ancak.Türkiye’de halk gerçek aydınları tanımıyor. Bu yüzden halk kendini aydın tanıtan ve tanıtılan şaklabanları aydın olarak görüyor. Kapitalist ülkenin patronları aydınları basın araçlarından uzak tutup, halkın karşısına şarlatanları çıkardı ve gerçek aydınları her türlü olumsuzluğun hedefi olarak gösterdi.

Bu yüzden cahil halk yığınları sözde aydınlarla karanlığa giderken, gerçek aydınlar bir kenara itildi.Kapitalist bir ülkede parayla aydın olan şarlatanlar, gerçeği değil çıkarları doğrultusunda bir lastik gibi her yöne çekilirken dinci terörün kurbanı oldular. Atatürkçülüğü dinle özdeşleştiren bu sözde aydınlar bunlardan bir kaçı. Bu aydın geçinenler savunduğu fikirlerin karşısında dinin acımasızlığını kavramayıp aynı zamanda gerçek aydınlara karşı çıkarken savunduğu dinin kurbanı oldular. Dini hafife alıp Atatürkçülüğü dinle ödeştiren bu kişiler aydın diye tanımlanıp halka sunulurken dinciler boş durmayıp gerçek dini uygulamaya soktular. Dini savunmakla aydın olunmayacağı gibi insanlığı sömüren dini eleştirmemekle de aydın olunmaz. Bu yüzden aydın çok bilgili olmalı ve doğruyu tam olarak saptayıp kesin ve tutarlı bir tavır takınmalıdır. Dinciler ve gerçek aydınlar biliyor ki Atatürk dinle bağdaşlaştırılamaz. Çünkü Atatürkçülük din üzerine değil bilim üzerine kuruludur.

Bizim, gerçek aydınları iyi tanımamız gerekiyor. Onların düşünce uğruna ve tehlikelerle dolu yolda nasıl yiğitçe yürüdüklerine tanık olmalıyız. Bu aydınlar Türkiye’de nicel olarak az olsa da nitel olarak çok bilgili ve donanımlıdırlar. Cemil Sena, Turan Dursun, Aziz Nesin, Abdullah Rıza Ergüven gibi aydınlarımız Türkiye’nin aydınlanması yolunda çok çaba harcamış ve nice tepkiler karşısında yılmayıp ölümü göze almış gerçek aydın ve insanlardır. Şu an bu aydınlardan yaşamakta olan İlhan Arsel, Faik Bulut, Erdoğan Aydın ve bu aydınlar gibi daha bir çok aydınlık savaşçısı düşünce adına gericilikle savaşmaktadır. Türkiye halkı bu saydığımız aydınların eserlerini okuyup doğruyu arama zahmetine girmedikçe, sömürülmeye ve karanlıkta yaşamaya devam edecektir.

Uygarlık geçmişiyle birlikte bir bütündür. Geçmişini bilemeyen vahşi, uygarlık taklidine yeltendiği zaman bazen onu uydurmaya kalkar. Çanakkale Zaferi’nin Atatürk’ün dehasının değil de bulutlardan inen Peygamberin eseri olduğunu anlattığını duyduğumuz zavallılarda olduğu gibi. Ancak gerçek tektir; bilimin görevi onu araştırmak, uygarlığın ki de ona uymaktır. Bunu yapamayanlar vahşidir. Vahşetin de belleği yoktur.

Tags: