El ve Ayakları iri, dolgun ve kalındı:
Hz. Ali şunu söylemiştir: “Rasulullah’in elleri iriydi.”
Osman Ibn Abdilmelik şöyle dedi: Hz. Ali’nin arkadaşlarından olan dayım, bana, Hz. Ali’nin şöyle dediğini anlattı: Rasulullahın el ve ayakları dolgundu (kalındı).
Avucu geniş ve yumuşaktı:
El-Hasen, dayısı Hind’in şöyle dediğini rivayet etti: “Rasulullahın avuçlarının içi genişti.”
Enes şöyle demiştir: “Ben, Rasulullahın avucunun yumuşaklığını atlasta ve ipekte görmedim.”
Mariye şunu söyledi: “Peygamber’e (s.a.v.) beyat ettiğimde, o güne kadar onun elinden daha yumuşak bir ele dokunmamış’dım”
Kafası büyüktü:
El-Hasen Ibn Ali, dayısı Hind Ibn Ebi Hale’nin şu sözünü rivayet etti: ”Rasulullahın başı büyüktü.”
Nafi Ibn Cübeyr şöyle dedi: Ali Ibn Ebu Talib, bize, Peygamberi tarif ederken şöyle dedi: “Onun başı büyüktü.”
İri kemik ve iri eklemliydi:
Hind şöyle demiştir: Rasulullahın bilekleri uzun, mafsalları (eklemleri) kalındı.
Derisinde Et Parçacıkları: (Peygamberlik Mührü / Hatem-i Nübüvvet):
Ben Resulullah Efendimizin kürek kemikleri arasında bulunan nübüvvet mührünü gördüm. O, güvercin yumurtası büyüklüğünde kırmızımtırak bir yumru idi (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1.cilt, Hilal Yayınları s. 36)
Geniş göğüs ve omuzlar:
El-Bera İbn Azib şunu söyledi: “Rasulullahın omuzları genişti.”
El-Hasen, dayısı Hind’in şöyle dediğini anlattı: “Rasulullahın göğsü enli, göğsü ve karnı bir seviyedeydi, çıkık değildi.”
Vücud kasları geniş (enli):
Et- Teveme’nin mevlası (azatlı kölesi) salih şöyle dedi: Ebu Hureyre, Rasuhıllahı tarif ederken şöyle dedi: “Rasulullah’m pazıları enliydi.” Parmaklar kalın ve uzun.
Ali şunu anlattı: “Rasulullah’ın avuç ve ayakları dolgundu, parmakları uzundu.”
Kavisli burun:
Hind Ibn Ebi Hale şöyle dedi: “Rasulullahın burun kemiğinin ortasında bir kavis vardı. Burnunda, ona güzellik veren bir parlaklık vardı. Dikkat etmeyen kimse onun burun kemiğinin uzun olduğunu zannederdi.”
Geniş ağız iri gözler:
Cabir Ibn Semura şöyle dedi: “Rasulullah geniş ağızlıydı.” Gözler iri..”Mübarek gözleri büyük idi.” (Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye)
Dişleri seyrek ve aralıklı:
Cumey’ şöyle dedi: “Rasulullah geniş ağızlı ve seyrek dişliydi.”
İbn Abbas şöyle dedi: Rasululahın Ön dişleri seyrekti.
Uzun Boyun:
Ümmu Ma’bed Rasulullah’ı tarif ederken şöyle demiştir: “Onun boynunda uzunluk vardı.”
Yüzünde ve cildinde parıltı (yağlanma):
El-Hasen, dayısı Hind’in şöyle dediğini rivayet etti: “Her türlü büyüklük Rasulullah’ta toplanmıştı. Onun yüzü, ayın ondördü gibi parlardı.”
Kalın saçlar:
Hz. Aişe şöyle demiştir: “Peygamber tarakla saçlarını taradığında sanki kumlan kazırcasına tarardı.”
Sık (gür) Sakal:
El-Hasen Ibn Ali, dayısı Hind’in şu sözünü söyledi:”Rasulullahın sakalı sıktı. (gürdü)”
Ali Ibn Ebi Talib şunu söyledi: “Rasulullahın sakalı sıktı.(gürdü)”
Ummu Ma’bed: “Rasulullahın sakalı (sıkıydı) gürdü”
Gür Ses:
Mübarek sesi, kimsenin sesinin yetişemediği yere yetişirdi. (Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye)
Vucudunda sertlik yada kireçlenme belirtileri:
Yana ve geriye bakacağı zaman bütün bedeni ile dönüp bakardı (Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye)
Yürürken öne doğru eğilme:
Peygamberimiz önüne bakarak, süratle yürürdü. (Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye) Yürüdüğü zaman adeta yukarıdan aşşağı iniyormuş gibi kuvvetli adımlarla yürürdü (Tirmizi, Es-semailul Muhammediye).
Cildinin rengi beyaz ve Kırmızımsı:
Hz. Ali şunu söyledi: “Rasulullah’ın (s.a.v.) rengi, kırmızılığı bulunan beyazdı.”
Korkunç görünüm:
Resulullah efendimizi ansızın gören kimseyi korku kaplardı. (Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye)
Parfüm düşkünlüğü:
Gerçekten ben Resulullahı misk sürünürken gördüm. Yoksa o koku değil miydi?” [Nesai, Hacc,231, (5, 277); Ibnu Mace, Menasik 70, (3041).]
Aişe anlatıyor: “Resulullaha, ihrama gireceği zaman (ihrami için), keza ihramdan çıktığı zaman da Kabe’yi tavaftan önce hill’i için, içinde misk bulunan sürünme maddesini su iki elimle sürdüm.” (Buhari, Hacc 18, 143)
Baş ağrısı ve şiddetli ateş:
Âişe anlatıyor: Peygamber’in baş ağrısı ve şiddetli ateşi vardı: “Yâ Âişe Senin değil, asıl benim vay başım. Senin başının ağrısı geçer gider. Baş ağrısı, benimkidir.”
Kaynak: Fıkhu’s -Sire & Hilye-i Saadet (Resulullahın Görünüşü).
Tüm bunlar Akromegali hastalığının belirtileridir. Peki Akromegali Nedir..? Hipofiz bezinin aşırı büyüme hormonu salgılaması sonucu gelişen bir hastalıktır. Akromegali hastalığında iskelet, yumuşak doku ve iç organlar aşırı ölçüde büyür. Büyüme özellikle el, ayak ve yüz çıkıntılarında belirgindir ve hastaya tipik bir görünüm verir. Akromegali Hastalığı Belirtileri Hastalığın ilk görüşte tanınmasını sağlayan özgün belirtisi vücudun uç noktalarının büyümesidir. El ve ayaklar iridir.
Abartılı bir şekilde genişleyen el parmakları sosis gibidir. Parmak uçları dikdörtgen bir biçim alır. Burun iri ve şiş, üzeri tüylü ve gözeneklidir. Elmacık kemikleri, alın yayı, çene ve çene köşelerinin, kaşın genişlemesi hastaya akromegaliye has bir yüz görünümü verir. Yüzün boyuna doğru uzamasıyla normal oranlar kaybolur. Yüzün alt yansı belirgin bir şekilde uzar. Kafa ense yönünde büyüme gösterir. Çene öne çıkar (prognatizm). Çenenin genişlemesiyle diş yuvaları birbirinden uzaklaşır.
Bütün bu değişiklikler çok yavaş ve başlangıçta hiç belirti vermeden gelişir. Hasta genellikle olayı rastlantı sonucu fark eder. Yüzüğünün parmağına girmediğini, ayakkabılarının giderek sıktığını, eldiven ve şapka ölçülerinin arttığını görür. Akromegali’nin bu belirtilerine genellikle baş, şakak ve elmacık kemikleriyle kol ve bacaklarda duyulan ağrılar öncülük eder. Yorgunluk ve bezginlik duygusu ön plandadır. Halsizlikle birlikte ruhsal bozuklukların, şaşkın, cansız, anlamsız bakışların eşlik ettiği bir ruh hali (apati) ve elemli davranışlar görülür. Yumuşak dokular da büyümeden etkilenir.
Özellikle altdudaklar, dil ve dış eşey organları kalınlaşır. İskelet büyümesi sonucunda köprücük kemiği, kaburgalar, kürekkemikleri, el ve ayak kemikleri çıkıntılı, köşeli bir biçim alır ve kalınlaşır.
Eklem yerlerinde aşın esneklik gelişir. İstenirse el parmaklan ön kola paralel olacak kadar geriye bükülebilir. Bunun nedeni eklem kılıfının genişleyerek rahatlamasıdır. Gırtlak kıkırdakları ve ses tellerinin genişlemesi sonucunda ses gürleşir ve kalınlaşır. Kas sistemindeki büyümeyle birlikte önceleri güç artışı da görülür. Ama sonradan bunun kas dokusundaki yağlanmaya bağlı yalancı bir büyüme olduğu anlaşılır. İyice büyüyen dil çiğneme ve konuşma bozukluklarına neden olur. Deri katmanlarının da büyümesi (hipertrofı) ile deri kalınlaşır, derialtı dokularının kütlesi artar.
Genişleyen ter bezleri deriye nemli ve yağlı bir görünüm verir. Saç telleri kalınlaşır, saçlar nemlidir. Bazen yüzde de görülen yaygın kıllanma başlar. Bu, kadınlarda, vücut ölçülerinin de kalınlaşmasıyla erkeksi bir görünüme neden olur.
Diğer belirtiler:
1- Terleme ve vücut kokusu (Muhammed’in parfüm düşkünlüğünü anlatan belirti)
2- Ellerde ve ayaklarda büyüme (Muhammed’in iri elleri ve ayakları)
3- Ciltte kalınlaşma ve Yağlanma, sivilcelenme (Muhammed’in cildinde ki parlaklığın nedeni)
4- Seste kalınlaşma (Sesi, kimsenin sesinin yetişemediği yere yetişirdi.)
5- Dil, dudaklar, burunda büyüme (Muhammed’in burnunda kanca seklinde buyuyen kemik)
6- Horlama (Muhammed’in horladığına dair bir kaç hadis mevcut fakat doğruluğu tartışılır)
7- Baş ağrısı (Muhammed’in son günlerinde iyice artan baş ağrısının nedeni)
8- Erkeklerde iktidarsızlık (Muhammed’in ilerleyen yaşlarında iktidarsız olma ihtimali)
9- Yumuşak doku (Muhammed’in ellerinin, avuç içinin ve ayak altının yumuşaklığı)
10- Deri dokusunda küçük fazlalıkların oluşması (Muhammed’in peygamberlik mührü dediği sırtındaki küçük et parçası)
11- Kalınlaşmış kaburgalar sayesinde fıçı göğüs oluşumu “göğüs şişmesi” (Muhammed’in geniş göğsünün nedeni)
Muhammed’in peygamberlik mührü denilen sırtında , güvercin yumurtası büyüklüğünde et parçası, aslında deri dokusunda küçük fazlalıkların oluşmasındandır. Yani Akromegali hastalığı belirtisinden başka bir şey değildir.
Cabir b. Semüre anlatıyor: “Ben Resulullah Efendimizin kürek kemikleri arasında bulunan nübüvvet mührünü gördüm. O, güvercin yumurtası büyüklüğünde kırmızımtırak bir yumru idi.”
Ebu Nadre anlatıyor: ”Mübarek sırtlarında gül tomurcuğu gibi bir et parçası, iki küreği arasında peygamberlik mührü yer alıyordu. Bu mühür sağ omzuna daha yakındı.”
Hz.Muhammed “Yan’a ve geriye bakacağı zaman, bütün bedeni ile dönüp bakardı” (İmamı Ahmed Kastalani (Mevahibi ledünniyye).
Muhammed bir yöne dönerken, neden tüm vucudu ile döonüyordu..? ”El-Bilek Kanalı” Hastalığı. Bazen bu hastalık başka bir hastalığın parçası olarak karşımıza çıkabilir. Diabetes Mellitus, Hipotiroidizm, Akromegali, Romatoid Artrit.
Nasıl teşhis konulur..? Tanı, şikayetlerin ayrıntılı öyküsü ve bu duruma yol açacak diğer nedenlerin araştırılmasıyla konulur. Boyun fıtığı ve kireçlenmesi tanısı konan hastaların bir çoğunda el-bilek kanalı hastalığı da mevcut olup, bu duruma çift darlık adı verilir. Hem boyunda omurilik ve sinir kökü sıkışır, hem de el bileği kanalı darlığı oluşur.
Elbette içinizde bu söylenenlere “hadisler yalandır” deyip hatta küfür edenler olacak, fakat şunu belirtmeyimki, hadisler islam’ın kurandan sonra 2.ana dayanağıdır ve bunu bizim gibi inançsızlar değil, islam alimi diye bilinen hatta devlet tarafından maaş ödenen ve inançlılar tarafından çok büyük saygı gören kişiler söylemiştir. Bu yüzden hadislerin ne olduğunu ve sahihliğini islam alimi diye bildiğiniz kişilere sorun, elbet size cevabını sadece okuyan, sorgulayan ve araştıran kişilerin bildiği hadisler konusunda verecek bir cevapları vardır.
Muhammed’in tecavüzcülüğü ve yağmacılığı..! -7-
Müslümanlar muhammed’in “sözde” din adına yaptığı savaşlardan gururla söz ederler. Oysaki muhammed’in savaşları; çete savaşı yapmak, düşmanı gafil avlamak ve düşmanı hiç beklemedikleri bir anda yakalayıp erkekleri kılıçtan geçirip kalanları esir almak, kadınları, kızları cariye yapmak ve ganimet toplamaktan ve böylece ele geçirilen bölgeleri yağmalayıp hakimiyet kurmaktan ibaretti. Din, hakimiyet kurmanın amacı değil aracıydı.
Muhammed Medine’ye göç ettikten sonra, hayatının son on senesinde o’na inananlarında çoğalması ile artık sağa sola saldırmak ve civarda terör estirmek için kendinde yeterli gücü hissetmiştir. İslam âlimi Ibni Sad, “Kitab-al Tabakat” adlı eserinde muhammed’in bu son on yılı içerisinde “74 baskın” yaptığını kitabında belirtmiştir. Muhammed kendisi bizzat baskınların 27 tanesini komuta etmiştir. Arapça yazılmış tüm İslami eserlerde bu baskınlara “Gazve” denir. Muhammed’in adamlarını görevlendirdiği ve kendisinin katılmadığı baskınlara ise “Sariyyah” denmektedir.
Muhammed gazvelerde hiçbir zaman kendisi kılıç sallamamıştır. Uhud Savaşında muhammed’in dişinin kırılması olayına müslümanlar “dendan-i saadet” adını vermişlerdir. Muhammed’in dişi, “Utbe bin Ebu Vakkas” isimli bir düşmanın eline bir taş alıp, uzaktan muhammed’e atması sonucu muhammed’e isabet etmiş ve miğferi yamulup dişini kırmıştır. Utbe’nin muhammed’e savaş anında taş atmasının nedeni de zaten muhammed’in sürekli süvarileri tarafından korunması ve kimsenin yanına yaklaşamamasındandır. Başta cebrail olmak üzere, müslümanları koruyan tüm meleklerin neden muhammed’in dişini koruyamadığı da ilginçtir.
Muhammed her zaman için saldırdığı ve yağmaladığı kasaba ve şehirleri gafil avlamıştır. bir kısmı katledilmiş, çiftlik hayvanlarına, mallarına ve silahlarına el konmuş, esirler para karşılığı takas edilmiş ya da kendilerine köle ve cariye olarak kullanmışlardır.
Abdullah Ibnu Avn, İslami kaynaklarda bu gazvelerden birini şu şekil anlatmıştır;
“Nafi’ye yazarak savaştan önce müşrikleri İslam’a davet etme hususunda sordum. Şu cevabı verdi: “Bu İslam’ın başında idi. Resulallah aleyhissalatu vesselam Beni Mustalik’e ani baskın yaptı. Adamları gafildi, hayvanları su kenarında sulanmakta idi. Savaşabilecekleri öldürdü, kadın ve çocuklarını da esir etti. O gün Cuveyriye validemizi esir almıştı. Bunu bana Abdullah Ibnu Ömer rivayet etti. Abdullah bu orduya asker olarak katılmıştı.” [Buhari, Itk 13, Müslim, Cihad 1, (1730); Ebu Davud, Cihad 100, (2633).]
Müslüman tarihçiler bu baskında 600 esir, sayısız ganimet, 2000 deve ve 5000 küçükbaş hayvanın ele geçirildiğini rivayet ederler.
Müslümanlar bugün bile tüm dünyanın öfke ve iğrençlikle karşıladığı terörizm olaylarında hemen savunma moduna geçip islami teröristlerin islam la bir alakası olmadığını ve İslam da masum kadın ve çocukların öldürülmesinin yasak olduğunu söylerler. Oysa gerçek çok başkadır.
“Ya Resulallah! Evlere yapılan gece baskınlarında, müşriklerin kadınları, çocukları da öldürülüyor, ne dersin?” “Onlar da öbürlerindendir.(Kadın ve çocuklar da onlardandır.) (Bkz.Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2638; Cihad/121, hadis 2672; Ibn Mace, Cihad, hadis 2840; Ahmet Ibn Hanbel, 4/46; Tirmizi, Siyer/19, hadis 1570)
İbn-i Kudame ise bu konu hakkında bize şu bilgileri vermektedir;
Kâfirlere geceleyin baskın yapmak ve haber vermeden öldürmek caizdir. Ahmet, geceleyin baskın yapmakta bir sakınca olmadığını söyler. Zaten Rumlara geceleyin baskın yapılmadı mı? Düşmana geceleyin saldırmanın mekruh olduğunu söyleyen kimse bilmiyoruz. Süfyan, Zuhri, Abdullah bin Abbas ve Sab bin Cessame senedi zinciri ile Rasulullah’tan (Sallalahu aleyhi ve sellem) şöyle aktarılır: Müşriklerin evlerine gece baskın düzenliyoruz, onların kadın ve çocuklarını esir alıyoruz, bunda bir sakınca var mıdır? Diye soruldu. Bunun üzerine Rasulullah (Sallalahu aleyhi ve sellem): Onlar da onlardandır diye cevap verdi.”
Günümüzün çoğu Müslüman ilahiyatçıları bu çirkin hadiseleri örtbas edebilmek ve haklı gösterebilmek için türlü türlü bahaneler üretmektedirler. Üretilen bütün mazeretler bu savaşlarda hiçbir suçu olmayan masum insanların neden esir ve köle yapıldığını, kadınların kızların neden tecavüze uğradığını ve cariye olarak yaşamaya mahkum bırakıldıklarını açıklayamaz. Aslolan muhammed’in ganimet, şehvet, güç ve servet arzusundan başka hiç bir şey değildi. Ganimetler sadece servet ve zenginlik getirmemişti. Esir kadınlarla cinsel ilişkiye de giriyorlardı.
Rasulullah (sav)’la birlikte Beni’l-Mustalik Gazvesi’ne çıktık. Arap esirlerinden çokça esir ele geçirdik. Kadınlara karşı arzu duyduk. Çünkü üzerimizde bekârlık şiddet kesbetmişti. Hep azil yapmak istiyorduk ve: “Aramızda Rasulullah (sav) varken, ona sormadan azil (Boşalmadan penisi çekmek) yapmak olur mu?” dedik ve sorduk. “Hayır!” buyurdular. “Bunu yapmamanız gerekir. Kıyamete kadar geleceği takdir edilen her canlı mutlaka yaratılacaktır (siz tedbirinizle önüne geçemezsiniz).”
Kaynak: Buhari, Nikah 96, Büyu 109, Itk 13, Megazi 32, Kader 4, Tevhid 18; Müslim, Nikah 125, (1438); Muvatt
Müslümanlar muhammed’in hanımlarının çoğunun çaresiz dul hanımlar olduğunu söylemektedirler. Akıl sahibi bilir bir kişi, hayırseverliğin tanımını bilmiyor ise, muhammed’in bu dul, çaresiz, özellikle genç ve güzel hanımları kendilerine acıdığı için sorumluluğu altına aldığını düşünebilir. Fakat ortada bariz bir şekilde gözden kaçırdıkları nokta şudur ki, bu hanımların dul kalmasının nedeni de zaten muhammed ve müritleri kocalarını öldürdüğü içindir.
Muhammed eşlerinden biri “Reyhâne” ile ne şekilde evlenmiş hep birlikte görelim.
Benî Kureyzâdan alınan savaş ganimetleri ve esirleri müslümanlar arasında islâm dinine uygun bir şekilde taksim edildi. Reyhâne (r.anhâ) da savaş esirleri arasında bulunuyordu. Ganimetler taksim edilip, sıra esirlere gelmişti. Reyhâne (r.anhâ) da Peygamber efendimizin hissesine düşmüştü. Kaynak: Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-8, sh-129
Yukarda açıkça köle olarak muhammed’in payına düşen bu bahtsız kadının akrabalarına ne olmuş hemen bakalım:
Kocasının ismi Hakem idi ve Kurayza baskınında öldürülmüştü. Geriye kalan babası, kardeşleri ve diğer erkek akrabaları ise Kurayza esirleri arasında boynu Hz.Zübeyr ve Hz.Ali tarafından vurulanlar arasındaydı.
Kadının bu katliam ardından akıbetine bakalım:
Reyhane’nin muhammed’in eşi olup olmadığı ve cariyesi olarak kalmış olabileceği de hep tartışma konusu olmuştur. İbn Sa’d da onun “safiyy” payı olarak daha ganimetler dağıtılmadan önce muhammed’in onu kendisine ayırdığı ve onu hür zevceleri arasına kattığı yazılıdır. Kurtubi’ye göre de muhammed kendisini azad edip onunla evlenmiştir. İbn İshak’da ise cariye olarak kaldığı yazılıdır.
Özetle bu talihsiz kadın bütün erkek akrabalarını katleden bir adama kadınlık yapmak zorunda kalmış belki de bundan dolayı 631 yılında genç yaşta ölmüştür.
İslam tarihçileri muhammed’in Hatice (ilk karısı) öldükten sonra sadece güzel ve genç ve “çocuksuz” hanımlarla evlendiğini kabul etmektedirler. Büyük İslam âlimi Cerir el-Tabari, eserlerinin birinde muhammed, Hint Bint Ebu Talip (Ebu Talip kızı Hint) isimli öz kuzenini kendisine istiyor, fakat Hint’in çocuğu olduğunu öğrenince vazgeçtiğini bildiriyordu. Tabari, diğer bir eserinde ise muhammed, Zia bint Amir’i (Amir kızı Zia) kendisine istemiştir. Zia peygamberin teklifini kabul etmiş, fakat muhammed zia’nın çocuğu olduğunu öğrenince evlenmekten vazgeçmiştir.
Sahihliği kabul edilen diğer bir hadiste ise Cerir ibn Abdullah isimli bir kişi ve Muhammed arasında söyle bir konuşma geçmiştir;
Câbir: Babam Abdullah, arkasında yedi yahut dokuz kız bırakıp vefat etti. Bir müddet geçince ben bir kadınla evlendim.
Peygamber :”Evlendin mi ya Câbir?” diye sordu.
Ben: Evet evlendim! Diye cevap verdim.
Peygamber: “Bakire kız ile mi, yoksa dul ile mi evlendin?” dedi.
Ben: Dul bir kadınla evlendim, dedim.
Peygamber:”Kendisiyle oynaşacağın, seninle oynaşacak- – yahut: Kendisiyle gülüşeceğin, seninle gülüşecek- bir kızla evlenseydin ya!” buyurdu.
Kadınlar Arabın Allahı için sadece seks kölesidir. Tek görevleri erkelerin cinsel isteklerini yerine getirmek ve çocuklarına bakıcılık yapmaktır.
1- Tecavüz
Muhammed baskın ve yağmalamalar sırasında ele geçirilen masum kadınların tecavüz edilmelerine karşı gelmemiştir. Bir önceki konuda da verilen Sahih hadis muhammed’in müritlerinin ellerine geçirdikleri esir kadınlarla cinsel ilişkiye girdiklerini ortaya koymaktadır. Üstelik kadınlar çoğu ya evli ya da kocaları müslüman savaşcılar tarafından katledilmiş kişilerdi. Bu konu Kuran’daki ayetlerde de kendine yer bulmuş, savaşlarda ele geçirilen kadınların Cariye olarak kullanılması ilahi bir hak olarak müminlere sunulmuştur.
Mu’minun 5-6 “Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.”
Nisa-24 “(Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah’ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. ………………..”
Cariye nasıl ediniliyomuş..? Büyük oranda savaş esiri olarak ayet açık. Ayetler ne diyor..? Ellerinin altında bulunan cariyeler ile ilişkilerinden dolayı kınanamaz. Bu kadınlar evli bile olsa istenirse nikahlanabiliyor bile.
HADİS: Resulullah (sav)’la birlikte Beni’l-Müstalik Gazvesi’ne çıktık. Arap esirlerinden çokça esir ele geçirdik. Kadınlara karşı arzu duyduk. Çünkü üzerimizde bekarlık şiddet kesbetmişti. Hep azil yapmak istiyorduk ve: “Aramızda Resulullah (sav) varken, ona sormadan azil (Bosalmadan penisi cekmek) yapmak olur mu?” dedik ve sorduk. “Hayır!” buyurdular. “Bunu yapmamanız gerekir. Kıyametc kadar geleceği takdir edilen her canlı mutlaka yaratılacaktır (siz tedbirinizle önüne geçemezsiniz).”
Kaynak: Buhari, Nikah 96, Büyu 109, Itk 13, Megazi 32, Kader 4, Tevhid 18; Müslim, Nikah 125, (1438); Muvatt
Savaşlarda esir alınan kadınlar daha savaş devam ederken müslüman askerlerin tecavüzüne uğruyor bakın bu Kutubu Sitteden bir hadistir islam inancına göre doğruluğu tartışmasız kabul edilen bir hadistir. Üstelik Kuran’ın ilgili ayetleri ile de uyumludur. Yukarıda ki sahih hadisten de anlaşıldığı gibi muhammed’in savaşlarda hiçbir suçu olmayan masum kadınların kızların esir alınmasını, ırzlarına geçilmesini yani tecavüze uğramalarını sorun etmediği, tam aksine uygun gördüğü görülmektedir. Sadece doğacak çocuklarla ilgilenmektedir. Bu hadis ve bu hadisle uyumlu Kuran ayetleri (Müminun-6, Meariç-30, vb…) Muhammed’in nasıl bir insan olduğunu ama gerçekte peygamber olmadığını ortaya koymaktadır. Ortada olan iktidar mücadelesi, acımasız bir savaş, İslam gerçeği ancak böyle özetlenebilir.
2-İşkence
Şimdi gene islam tarihinden örneklerle muhammed döneminde yapılan savaşlarda servet edinmek için yapılanları görelim. Büyük İslam âlimi Ibni İshak Heyber’in ele geçirilişini ve muhammed’in karısı Safiye’nin eski kocası Kinane’ye yapılan işkenceyi şu sözlerle anlatmaktadır;
Muhammed, Safiye’nin babası Huyey b. Ahtab’i, ve kocası Kinane b. Ebi’l Hukayk’i, ve kocasının kardeşi Rebi’b. Ebi’l-Hukayk’i esir olarak ele geçirir ve her birini, Benû’n Nadir Kavmi’ne âid hazinenin yerini söylemeye zorlar, ve fakat onlardan olumlu bir cevap alamaz. Bu sırada muhammed’in katına gelen Yahudilerden biri: “Ben Kinâne’nin her sabah işte şu harabe etrafında dolaştığını görüyordum” diye bilgi verir.
Muhammed Kinâne’ye sorar, fakat o bilmediğini söylemekte ısrar eder. Muhammed harabenin etrafının kazılmasını emreder. Kazı sonucunda hazinenin bir kısmı bulunur. Muhammed Kinâne’den hazinenin kalan kısmını sorar fakat Kinâne bilmediği söyler. Bunun üzerine muhammed, Kinâne’yi işkence yolu ile söyletmeğe çalışır. Zübeyir b. Avvam adındaki adamına emir verir ve hazinenin nerede bulunduğunu söyletmek üzere Kinâne’ye işkence yapılmasını ister. Zübeyir elinde tuttuğu bilek kemiği ile Kinâne’nin göğsüne vurur ve ölecek dereceye gelinceye kadar onu döver. Bir rivayete göre ateşte kızdırılmış demiri onun göğsüne tutar.
Fakat her şeye rağmen Kinâne, hazinenin nerede olduğunu bilmediğini söylemeye devam eder. Muhammed onun artık daha fazla işkenceye dayanamayıp öleceğini anlayınca yanında duran muhammed bin besleme’ye teslim eder ve basını kesmesini emreder. Bu işi muhammed bin besleme’ye vermesinin sebebi, ona kardeşinin intikamını alma fırsatını sağlamak içindir. Çünkü muhammed bin mehleme’nin kardeşi olan mahmut bin mesleme daha önce Yahudiler tarafından öldürülmüştür ve işte simdi kardeşi, onun intikamını alacaktır. Kaynak: Taberi, age, 1966, Cilt II. sh. 610
Muhammed Safiye’nin kocası Kinane’yi öldürttüğü gün Safiye’yi yatağa atmakta gecikmemiştir; Nihayet yol üzerinde iken Ümmü Süleym, Safiyye`yi aleyhi`s-salâtü ve`s-selâm için cihazlayıp gece olunca gerdeğe koydu. Artık Nebiyy-i Ekrem salla`llâhu aleyhi ve sellem güveyi olmuştu. Sabah olunca: “Kimde bir şey varsa getirsin.” buyurdu. Kimi yağ, (kimi başka şey) getirdi. (Râvî der ki: Enes) Sevîkı yâni kavudu da saydı zannederim. Enes der ki: (Hazır olan) cemâat, hays yapıp yediler ki, Resûlu`llâh salla`llâhu aleyhi ve sellem`in velîmesi bu olmuş oldu.
3- Şantaj
Mâlik bin Avf’ın müslüman olması islam tarihinde şöyle anlatılır;
Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Ona haber veriniz ki, eğer Müslüman olur, yanıma gelirse, kendisine ev halkını ve malını geri verir, Ayrıca da yüz deve ihsan ederim.” Heyet, haberi kendisine götürünce Mâlik, çıkıp Hz. Resûlullahın huzuruna gelerek Müslüman oldu. Resûl-i Ekrem vaad ettiği şekilde kendisine ev halkını, malını teslim etti, hem de yüz deve ihsanda bulundu.Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yüz deve ihsanından başka, düne kadar en şiddetli düşman olan Mâlik bin Avf’ı, kabilesinden Müslüman olanlar üzerine vâli tayin ederek taltif etti. Kaynak: Sîre, 4:133; Taberî, 3:135 ,Sîre, 4:134; Taberî, 3:136.
Muhammed’in yaptığına sizce ne denir..? Günümüzde bu tarz uygulamaları ancak mafya vari örgütlerde görebiliriz hele bunu yapanın bir peygamber ve sözde örnek insan görüldüğünü düşünürsek olay daha iyi anlaşılabilir.
Zavallı Malik’in karısını, çoluğunu çocuğunu rehin olarak ele geçiren (sözde) peygamber muhammed, Malik’in müslüman olmayı kabul etmesine karşılık olarak ev halkını, yani ailesini o’na geri vermeyi teklif ediyor. Böyle bir herife peygamber denebilir mi..? Bu nedir, tebliğ mi şantaj mı..? Sıradan bir insan böyle bir teklifde bulunsa, siz bu teklifi yapan kişiyi ne olarak nitelersiniz…?
Muhammed’in emri ile inanmayanların katledilmesi..! -6-
1- Nadir Bin Haris’in Öldürülmesi:
Nadir, Muhammed’in akrabalarındandı. Kureyşliler içinde zeki ve aydın bir insandı. Muhammed’in büyük bir iş peşinde olduğunu düşünüyor ve ona inanmıyordu.
Hicretten önce Nadir, Kuran ve Muhammed’in peygamberliği ile ilgili olarak halkı uyarır ve onun sahte bir peygamber olduğunu söylerdi. Onun bir kahin, sihirbaz veya şair olmadığını ama “aileleri ve insanları birbirine düşman eden bir büyücü” olduğunu iddia ediyordu.
Kaynak: İbn Hişam, cilt.1. sf.399
Aynı eserin 320-321. sayfasında Nadir Bin Haris’in şöyle konuştuğu yazılıdır :
“Bu adama karşı çıkma yolunuz sizi bir yere götürmez. O sizin aranızda yaşamakta. Şimdiye dek ahlâken en iyi olanınızdı; aranızda yaşayan en doğru, en dürüst ve emin kişi oldu daima. Siz tutmuş, onun bir kahin, sihirbaz, şair ve mecnun olduğunu söylüyorsunuz. Kim inanır buna..? Ahali, bir kahin nasıl konuşur bilmiyor mu..? Bir şairin, bir mecnunun halini tefrik edemez mi halk..? Bu ithamların hangisini Muhammed’e yamayabilirsiniz ki halkın dikkatini ondan kaçırabilesiniz. Bakın.! Ben size onunla nasıl baş edeceğinizi söyleyeyim.” İbn Hişam, cilt-1.sh.320-321.
Sonra Irak’a gitti ve oradan” İran kısraları”, “Rüstem ve İsfendiyar’la ilgili masallar” vb. hikayeleri topladı ve Muhammed’in getirdiği Kuran’ın bunlardan farkı olmadığını anlatmaya başladı. “Bunlar da Muhammed’in söylediği türden şeylerdir. Üstelik ben onun gibi peygamberlik iddiasında bulunup, Allah’dan vahiy aldığımı da ileri sürmüyorum. Kur’an, bunlar gibi eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diyordu.
Kaynak: İslam Tarihi, Asım Köksal, cilt 1-258
Aşağıdaki ayet’in yazılma sebebinin bu olduğu da söylenir:
Lokman-6 “İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmi delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.”
Bedir savaşında esir düştü. Nadir’i esir alan Mikdad bin Esved’di. Muhammed, Nadir’in öldürülmesini emredince Mikdat fidye alamayacağı için, “Ya Resulallah, o benim esirimdir” dedi. Muhammed, “O Allah’ın kitabı hakkında ileri geri konuşuyordu” dedi ve “öldürülmesini” emretti. Mikdat tekrar, “Ya Resulallah, o benim esirimdir” dedi. O zaman Muhammed, “Allah’ım Mikdat’ı lütfunla zengin kıl” diye dua etti. Miktad, “İstediğim buydu” dedi. Nadir’in başı “Ali” tarafından kesildi. Onunla birlikte birçok esir de öldürüldü ve öldürenlerin başında yine Ali vardı. Kureyş’in ileri gelenlerinden Ukbe bin Muayt da fidyesi kabul edilmeyerek öldürülenler arasındaydı.
Ukbe’nin Mekke döneminde birgün Muhammed’i boğmak istediği, bir başka gün namaz kılarken yüzüne hayvan işkembesi attığı, bu nedenle affedilmeyip öldürüldüğü rivayet edilir.
İslami kaynaklarda, Nadir Bin Hâris’in idamına neden olan suçlar şöyle sıralanıyor: Müşrikler, muhammed’in tebliğini engellemek için başvurdukları yollardan birçoğunu Nadir bin Hâris, bizzat kendisi de uygulamıştır. Bunlar: Daveti engellemek, münazara yapmak ve tartışmak, alay etmek, eza ve cefa yapmak, tehdit etmek, öldürme teşebbüsünde bulunmak gibi. Müşrikler, muhammed başta olmak üzere müslümanlara uyguladıkları kötülüklerde şu sırayı takip etmişlerdir: “istihza”, “hakaret”, “işkence”, “her türlü ticari ve medeni münasebetleri kesme devri” ve “şiddet politikası” gibi. Onlar, bu metotları uygulayarak islâmiyet’in yayılmasını engellemeyi amaçlıyorlardı. İbn Hâris, bu safhaların hemen hepsinde de yer alarak müslümanlara eziyet etmiştir.
İslami kaynaklarda öldürülme nedeni olarak gösterilen bazı suçlar İnsan Hakları kapsamındadır. Ama asıl öldürülme nedeni olarak İslamın yayılmasını önlemek gösterilmektedir. Muhammed’e göre eleştirmek, tartışmak, alay etmek veya zorluk çıkarmak bu kişi ve diğer muhaliflerin öldürülmesi için yeterlidir.
Görüldüğü gibi İnsan hak ve hürriyetlerine değer vermek yoktur. Bu kişi ve diğer muhalifler sözde allah’a ve islamiyet’e karşı geldiklerinden öldürülmüşler, ama gerçekte acımasız ve tahammülsüz bir zihniyetin kurbanı olmuşlardır.
2- Ebu Afak’ın öldürülmesi (624)
Muhammed 622 yılında hicret ederek Medine’ye vardıktan sonra kendisi hakkında eleştirilerde bulunan Yahudi ve diğer putperest arapların teker teker seslerini kestirmiştir. Muhammed’den nasibini alan kişilerden biri de zavallı yaşlı adam Ebu Afak’dır. Ebu Afak Medine’de kendi halinde yaşayan 120 yaşlarında bir yahudidir. Ebu Afak’ın suçu diğer Medinelilere muhammed hakkında şiir yazarak sorgulamaya teşvik etmesiydi.
İslam alimi İbn İshak’ın “Siret Resulullah” eserinde bahsettiği olay şu şekilde geçiyor;
Ebu Afak, Ubayda kabilesinden biriydi. Allah’ın elçisinin “El-Harit Bin Suveyd Bin Samit” adlı kişiyi öldürmesini hazmedemiyor ve eline aldığı kalem ile şiir yazarak hoşnutsuzluğunu şu sözlerle dile getiriyordu;
Uzun yıllar yaşadım
Ama Kayla Oğulları gibi
Bir araya geldiklerinde
Üstlendikleri şeyi yapma ve müttefikleri konusunda
Onlardan daha sadık olan,
Dağları deviren ve hiç bir zaman boyun eğmeyen
Bir topluluk ya da halk grubu görmedim
Onlara gelen bir atlı onları
Her konu hakkında
“Haram” ve “Mübah” diyerek ikiye ayırmıştır
Yücelik ve krallığa inansaydınız
Tubba’yı izlerdiniz
Not: Tubba, eskiden arap topraklarını işgal etmiş Yemenli bir hükümdar. Kayla oğulları ise o’na karşı koymuşlardı.
Bunun üzerine allahının sevgi ve hoşgörü abidesi olan “örnek ahlâklı insan” Muhammed, tıpkı günümüzde ki bir mafya babası tabiri ile kendisine inanan cahillere “Bu alçağı benim için kim halledecek..!” beyanatında bulunmuş ve Salim Bin Umayr bu “suikast” görevini üstlenerek yaşlı adamı gece karanlığında hançeriyle katletmiştir.
Gerçekten de Ebu Afak‘ın öldürtülmesi pek feci bir şekilde olmuştur. Cinayeti işlemeyi şerefli bir iş gibi üzerine alan Salim Bin Umayr, gece karanlığında Ebu Afak‘ın evine giderek sanki onu dostça ziyaret ediyormuş gibi görünmüş, ve kendisini ağırlamak için kapıyı açan ihtiyarcığı oracıkta hençeriyle yere sermiştir. Umama Bin Müzayrıya adında bir şair; Ebu Afak’ın öldürülmesi olayından hemen sonra şu satırları yazmıştır:
Sen Tanrı dini’ne ve Muhammed’e ‘-Yalancısın-‘ dedin…
(Bu nedenle) geceleyin bir Hanif sana yaklaştı, senin güvenini kazandı.
‘Yaşına ragmen al bunu Ebu Afak-‘ diyerek (hançeri göğsüne sapladı ve)seni gebertti…
Gece karanlıklarında seni geberten yaratık insan mı idi..? yoksa Cin mi..?, hiç bilemiyorum”
(Kaynak: Ibn Sad, Tabakat, cilt 2)
Muhammed’in bu yaşlı adamı öldürtmesi elbette kendisine fiziksel bir tehdit olarak gördüğü için değildi. 100 yaşını aşkın bu zavallı yaşlı adamın tek suçu muhammed’i “eleştirmekti”. Narsisist liderler kişilikleri icabı kendileri hakkında en ufak eleştiriye bile tahammül edemezler, tıpkı şimdiki başta olan Narsisist gibi. Ayrıca Ebu Afak için hiç bir islami kaynakta muhammed’i yaralamak ya da öldürmek gibi bir girişiminin ya da planının olduğu yazmamaktadır.
Sözde allah’ın örnek insan olarak gönderdiği muhammed, Ebu Afak’la hiç bir zaman yüzleşmemiş, tam aksine bir mafya babası gibi tetikçilerine öldürülmesini emretmiştir.
3- Ka’b Bin Eşref’in öldürülmesi (624)
Ka’b Yahudi Nadiroğullarına mensup bir şair idi. Bedir Savaşında öldürülenleri duyunca “Vallahi, eğer muhammed bu ulu kişileri öldürtmüşse yerin altı üstünden daha hayırlıdır.” Diyerek Mekke’ye gitti. Bedir’de öldürülenler için mersiyeler okudu, Mekkelilerle ağlaştı. Daha sonra tekrar Medine’ye döndü.
Müslümanlar ve kendisi aleyhine okuduğu hicivli şiirlere muhammed daha fazla dayanamadı ve onun öldürülmesi için bir suikast timi oluşturdu. Bu timin içinde Ka’b’ın süt kardeşi olan Ebu Naile Silkan da vardı. Muhammed’in olduğu yerde baba evladı, kardeş kardeşi, amca yeğeni tanımazdı ve tabii ki bir insanın süt kardeşinin de onu tanımaması çok normaldi.
Suikast timi Evs kabilesindeki şu kişilerden oluşuyordu:
Ebu Nail Silkan (Ka’b’ın süt kardeşi)
Muhammed bin Meslem
Abbad bin Bişr
Haris bin Evs
Ebu Abs bin Cebr
Suikast planı kendilerine yakışan hain bir tuzaktı. Ka’b Nadiroğullarıyla birlikte kalede yaşıyordu. Önce Ka’b’la görüştüler ve ona muhammed’den yakınarak kendilerinden vergi istediğini söylediler. Ondan borç istediler. Silahlarını rehin bırakmak üzere anlaştılar. Belirlenen zamanda tekrar gelmek üzere ayrıldılar. Sözleştikleri zamanda tekrar gelip Ka’b’a seslendiler. Eşinin kuşkulanıp uyarmasına rağmen Ka’b eşine “Onlar benim kardeşlerim, dostlarım” diyerek yanlarına iner. Plana göre Mesleme, Ka’b’ın başını koklarken yakalayıp tuttuğunda diğerleri saldıracaktır.
Ünlü islam şarlatanı Süleyman Ateş öldürülüş anını aynen şöyle anlatıyor: “Ka’b’ın üzerinde zırh olduğu için adama kılıç işlemiyordu. Hz.Muhammed İbn Mesleme, kılıcın ucunu Ka’b’ın göbeğinin altına koyup üstüne abandı. Adamın “anüsüne” kadar sapladı ve Ka’b yere yıkıldı”. (Süleyman Ateş – Kuran’a göre Hz.Muhammed’in hayatı. Sayfa.565)
Medine’de, muhammed’e bağlılık ve sadakat bakımından birbirleriyle rekâbet halinde iki müslüman kabile vardı. Evs’ler ve Hazreci’ler. Bunlardan biri muhammed’e hizmette bulunsa, diğeri kıskanıp benzeri ya da daha iyi bir hizmette bulunma hevesindedir. Ka’b’ın öldürülmesi muhammed’i çok sevindirmişti. Bu yüzden Evs kabilesini övmüş olması Hazreci kabilesini kıskandırmıştı.
4- Esma Bin Mervan’ın öldürülmesi (624)
Yezid Bin Zeyd’in eşi ve 5 çocuk annesiydi. Beni Khatma kabilesindendi ve oda bir şairdi. Bu kabilede de muhammed’e sadık müminlerin sayısı artmıştı. Buna karşın inanmayanlar da birhayli çoktu. Asma Bin Mervan da muhammed’e inanmamakta ve onu yazdığı şiirlerle eleştirmekteydi.
Muhammed, Asma’nın aleyhindeki şiirlerini ve konuşmalarını haber almaktaydı. Anlaşılan o ki, muhammed aleyhine okuduğu şiirleri kendi kabilesinden muhammed’e ileten ajanlar vardı.
Asma Bin Mervan, Ebu Afak’ın öldürüldüğünü duyunca üzüntüsünü şu dizelerle şiire döker:
Bin Malik ve El-Nabit ve Auf ve El-Khazraj’e saygı duymuyorum.
Sizden biri olmayan bir yabancıya
Murad yada Mahrij (yemenli iki kabile) olmayan bir yabancıya itaat ediyorsunuz.
Ahcının pişirdiği yemeğin olmasını bekleyen aç adamlar gibi bekleyen
Reisinizi öldüren bu adamdan (Muhammed’den) size iyilik geleceğinizi mi bekliyorsunuz..?
Aranızda onu gafil avlayarak ona saldıracak
Ve ondan gelmeyecek yardımı bekleyenlerin
Umutlarına son verecek gururlu bir adam hiç yok mu..?
Kaynak (Ibn Sad, Siret resul)
Muhammed Asma’nın bu şiirlerine öfkelenir ve öldürülmesine karar verir. “Kim beni Mervan’ın kızından kurtaracak..?” diye sorduğunda; Adiyy Bin Hareşe isminde (gözleri görmeyen) bir müslüman bu göreve talip olur. Muhammed’in adamları Bedir’den döndükten sonra Adiyy ile birlikte Ramazan’ın 25. gecesi o kadının evine giderler. Evdekiler uykudadır. Asma, çocukları ile birlikte yatmakta olup, hatta bir bebeği de onun üstüne uzanmış durumdadır. Adiyy eliyle yoklayarak bebeği kenara çeker ve gözleri görmemesine rağmen kılıcını Mervan’ın göğsüne dayayıp yüklenir ve kılıç Mervan’ın sırtından çıkıp kuma saplanır.
Sabah olunca gelip muhammed ile birlikte namaza durur. Muhammed onu tedirgin görünce “Ya Umeyr Mervan’ın kızını mı öldürdün..?” diye sorar. O da “Evet ya Resulullah, acaba hata mı ettim..?” diye cevap verir. Muhammed “Hayır onun için iki keçi bile birbiriyle toslaşmazdı” der.
Başka kaynaklarda Muhammed’in söylediği son söz şöyledir: “Onun kanı hederdir, sorup karşı çıkacak kimse yoktur”
Kaynak: Mahmud Esad- İslam Tarihi “Tarih-i Din-i İslam” Sayfa – (550-551)
Ömer “Tebrikler doğrusu, böyle kör bir şahıs böyle mühim bir hizmette bulunsun” deyince muhammed cevap olarak, “Ya Ömer, kör deme, o gerçeği gören mert bir kişidir. Habersizce Cenab-ı Hakk’a ve Resulü’ne yardım etmiştir” der. Muhammed böyle bir işi “kör” olmasına rağmen yerine getirdiği için Adiyy Bin Hareşe’ye “Umeyr” yani “gözleri gören” ismini takar.
Kaynak: İbn İshak Allah’ın Resulü’nün Sireti (S.675-676), İbn Sad “Tabakat el-Kebir” (Cilt 2 Sayfa 31)
Not: Bu cinayetten hemen bir gün sonra Khatma kabilesinin tamamı ölümle korkutularak müslüman olur.
Asma, muhammed’in öldürttüğü kişiler için iyice içerlemiş olacak ki, halktan muhammed’i (tıpkı muhammed’in öldürttüğü gibi) gafil avlayacak birinin çıkmasını ümit ediyor. Bu demektirki Asma’nın kendisi hem kadın olduğu için ve hem de acizliğinden böyle bir işi kendisi yapamaz.
O halde Asma denen bu 5 çocuklu kadın muhammed için ne gibi bir tehdit unsuruydu..? Muhammed’in “O kadın için iki keçi bile toslaşmaz” cümlesinden anlıyoruz ki, Asma’nın ölümü halk içinde pekte ses getirecek bir hadise değildir. Bu demektirki Asma o dönemlerde otoriter, devlet idaresinde bulunan bir kişi ya da muhammed’e karşı diğer kabilelerle iş birliği yapabilecek mevkide bir kadın değildi.
Asma, kendi çapında şiirler yazan 5 çocuklu şair bir annedir. Asma şiirleri ile değil diğer güçlü kabileleri muhammed’e karşı savaşmak için iş birliğine çağırabilmek, kendi halkını bile muhammed’e karşı ayaklandıramayacak kadar aciz bir kadındı. Tek suçu muhammed’in kişileri gafil avlamasına ve kallesçe işlenen suikast olaylarına kızarak, muhammed’in bu eylemlerini eleştirmesidir. Akabinde yazdığı dizelerin bedelini kendi çocukları önünde vahşice katledilerek ödemiştir.
Asma Bint Marvan için iki keçi tokuşur mu bilemem ama, geride bıraktığı 5 yetim çocuğun sabah akşam analarına ağladıkları ve hayatlarının geri kalanını perişan bir şekilde geçirdikleri kesindir.
5- İbn Sunayna’nın öldürülmesi (624)
Süneyye olarak da tanınan İbn Sunayna Yahudi tacirlerindendi. Muhayise Bin Mesud tarafından öldürüldü.
Muhammed, Yahudi şairi Ka’b Eşref’in öldürülmesinden sonra “Yetkiniz altındaki her yahudiyi öldürün” emri vermişti ve bu emir üzerine Muhayissa, yakın ticari ve sosyal ilişki içinde bulunduğu Suneyna’nın aniden üzerine atlayarak onu öldürdü. Muhayyıs’nın henüz müslüman olmayan ağabeyi Huvayyısa bin Mes’ud ona vurmaya başladı ve: “Ey Allah düşmanı..! Onu öldürdün ha..?! Vallahi, senin kamında onun malından pek çok içyağı vardır..!” dedi. Muhayyısa: “Vallahi, onun öldürülmesini bana öyle bir zât emretti ki, eğer o seni öldürmemi de bana emretseydi, muhakkak senin boynunu da vururdum..!” dedi. Huvayyısa’nın İslâmiyete girmesine ilk sebep, bu cevap oldu. Huvayyısa: “Şaşılacak şey..! Eğer muhammed öldürülmemi sana emretse, gerçekten beni öldürür müsün..?” dedi. Muhayyısa: “Evet.! Vallahi, o senin boynunu vurmayı bana emretseydi, muhakkak, senin de boynunu vururdum.!” dedi. Huvayyısa: “Vallahi, seni bu duruma getiren bir din, hayrete şayandır..!” dedi ve o da Müslüman oldu.
Kaynak: İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.3, s.62, Vâkıdî, Megâzî, c.1, s.191-192, Taberî, Târih, c.3, s.5, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c.3, s.200, İbn Abdilberr, İstiâb, c.4, s.1464, İbn Esîr, Kâmil, c.2, s.144, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c.1, s. 01, Zehebî, Megâzî, s.1 31, E bu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c.4, s.5.
6- Ebu Rafi’nin öldürülmesi (624)
Ebu Rafi de Hayberli bir Yahudi tacirdir. Evs kabilesinin Şair Ka’b Eşref’i öldürmesini kıskanan Hazreci kabilesi ahmakları, Ka’b kadar değerli birini öldürüp muhammed’in gözüne girmek isterler. Akıllarına Ebu Rafi gelir. Gatafan kabilesini muhammed’e karşı savaşa kışkırttığı ve tacir olduğu için faizle borç para verdiği vb. bir takım ithamlarla suçlayarak muhammed’den öldürmek için izin isterler. Muhammed onu öldürtmek için Abdullah bin Atik komutasında bir tim oluşturur.
Tim üyeleri şu kişilerdir:
Abdullah bin Atik
Mesud bin Sinan
Abdullah bin Üneys
Ebu Katede Haris bin Ribiy
Hüzai bin Esved den oluşlan 5 kişilik bir fedai timiydi.
Ebu Rafi Hayber’de bir kalede yaşıyordu. Abdullah bin Atik’in süt annesi Hayberli olduğu için bu yöreyi çok iyi biliyordu. Abdullah İbn Atik kalenin içine sızmayı başarır ve bir ahıra saklanır. Herkes uykuya çekildikten sonra Atik, Ebu Rafi’nin yatak odasına sızar.
Ebu Râfi, karanlık bir oda içinde, ailesinin arasında uykuya yatmış bulunuyordu. Abdullah bin Atîk; Ebu Râfi’in odanın neresinde olduğunu kestiremediğinden, anlamak için: “Ebu Râfi..!” diyerek seslendi. Ebu Râfi: “Kim o..?” dedi.
Abdullah bin Atîk, ses gelen tarafa yaklaşıp ona kılıçla ilk darbeyi indirdi. Fakat, bir iş görememiş olmanın heyecanı ve dehşeti içinde kaldı. Ebu Râfi çığlık koparınca, Abdullah bin Atîk, hemen dışarı çıktı. Kısa bir müddet sonra, tekrar içeri girip sesini değiştirerek: “Nedir bu feryad ey Ebu Râfi..?” dedi. Ebu Râfi: “Anan Cehenneme..! Sen seslenmeden önce, birisi bana oda içinde kılıçla vurdu!” dedi. Abdullah bin Atîk, ona kılıçla bir darbe daha indirip iyice yaraladı. Fakat, yine öldüremedi. Sonra, kılıcın keskin ucunu kamına basınca, Ebu Râfi arkasına devrildi.
Kaynak: Buhârî, Sahîh, c.5,s.26-28, Taberî, Târîh, c.3,s.6-7, Beyhakî, Sünenü´l-kübrâ, c.9,s.80, Delâilü´n-nübüvve, c.4,s.37-38, İbn Esîr, Kâmil, c.2, s.147-148, Zehebî, Megâzî, s.285-286.
Suikast timindeki herkes Ebu Rafi’yi kendisinin öldürdüğünü iddia eder. Bunun üzerine muhammed, herkesin tek tek kılıcını kontrol eder. Öldürenin Abdullah bin Uneys olduğunu söyler, çünkü kılıcında kemik izleri görmüştür.
Taberi’de olay şöyle anlatılır:
“Biz, yatağında bulunan (kocasına) kılıçlarımızla vurmaya başladık; gecenin karanlığında onu ancak ince ve beyaz Kipti bezine benziyen beyazindan dolayi seçebildik… Biz ona kılıçlarımızla vurduktan sonra Abdullah bin Üneys kılıcını onun karnına sapliyarak öbür tarafina geçirdi. Yahudi bu sirada: -’Yeter, yeter’- diye bağırıyordu. Bundan sonra biz onun yanından çıktık. Abdullah bin Atik’in gözleri iyi görmüyordu, bu yüzden inerken basamaktan düşerek ayağını şiddetli bir surette incitti; onu yükleyerek akan su çukuruna kadar götürdük. Biz o çukurda saklanacaktık. kalede ateşler yakıldı, bizi her taraftan araştırmaya koyuldular. Ancak bizi bulmaktan ümidi kestikten sonra yaralının yani (Ebû Râfi’in) yanına dönerek onu her taraftan sardılar. O, onlar arasında can çekişiyordu. Biz, Tanrı düşmanının ölüp ölmediğini bilmek istedik. Aramızdan biri: -’Ben gidip anlar, ve bekliyerek onun haberini getiririm’- dedi; ve Yahudi’ler arasına karıştı. Yahudi’ler arasına karışan adam söyle diyor: -Ben yanlarına geldiğim vakit, yahudilerin ileri gelenleri onun yanında toplanmışlar(dı); karısının elinde kandil vardı. O, kandilin ışığında kocasının yüzüne bakıyor, aynı zamanda toplanmış olan adamlarla konuşarak: -Tanrı adına and içerek teyid eylerim ki, Ibn-i Atik’in sesini işitmiş gibi oldum, fakat sonradan kendi kendimi -Ibn-i Atik Medine’dedir, bu memlekete nasıl girebilir?- dedim. Bu arada ben de yaralinin yuzüne bakmak üzere yanina yanastigim vakit karisi: – Yahudi ilâhına and içerek ölmüş olduğunu temin derim- dedi. Haber almaya giden arkadasimiz: -Bu söz benim için her şeyden daha hostu- diyor. O, bize Ibn-i el-Hukayk’in (Ebû Râfi’i’n) ölüm haberini getirdi. Bundan sonra biz, arkadasimizi (Ibn-i Atik’i) yükliyerek kaleden ayrıldık. Tanrı elçisinin katina gelerek Tanrı düşmanını öldürdüğümüzü haber verdik. Fakat onu hangimizin öldürdüğü hakkinda aramizda ihtilâf başgösterdi. Her birimiz onu kendisi öldürmüş oldugunu iddiâ ediyordu. Bunun üzerine Tanri elçisi: -Haydi kiliçlarinizi gösteriniz- dedi. kiliçlarimizi getirdik; o, kiliçlara bakti ve Abdullah bin Üneys’in kilicini gözden geçirdikten sonra: -Bu kilicin sahibi onu öldürmüştür, ben bu kiliçta kemik izleri görüyorum- dedi”
Kaynak: Milli Eğitim Bakanlığı yayınları – Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, İstanbul, 1966, cilt II. sh. 365-6
7- Useyr Bin Zarim’in öldürülmesi (627)
Useyr, Hayber Yahudilerindendi. Hicretin 6. yılında Muhammed, 3 kişilik bir heyeti Abdullah İbn Rehava başkanlığında Hayber’e göndermişti. Rahava, Hayber’de 3 gün kaldı. Yahudilere başkanlık eden Useyr bin Zarim’le görüştü. Döndüğünde Useyr’in Gatafan kabilesini müslümanlara karşı kışkırttığını muhammed’e anlattı. Muhammed, Useyr için planını yaptı ve Rahava’yı bu defa 30 kişiyle Hayber’e gönderdi. Muhammed’in kendisini Hayber’e vali olarak atadığını, kendisini görmek için Medine’ye beklediğini iletti. Teklife kanan Useyr’le birlikte yola çıktılar. Yahudiler de 30 kişiydi. Hayber’e 6 mil mesafede bulunan Karkara’ya geldiklerinde Useyr kuşkulandı, pişman olup gitmekten vazgeçti ve geri dönmek istedi. Bunu anlayan Abdullah İbn Uneys kılıcına davranıp onun ayağını kesti, Useyr de elindeki değnek ile Abdullah bin Uneys’in başına vurdu. Useyr’le birlikte 29 Yahudi kılıçtan geçirilerek öldürüldü. Bir kişi kaçtı. Uneys, muhammed’e geldi ve muhammed onun yarasını “tükürerek” iyileştirdi.
Kaynak: Taberi–Tarih 3/155
8- Halid Bin Süfyan’ın öldürülmesi (625)
Hüzeli Kabilesi Lıhyanoğulları kolundandı. Muhammed, Halid bin Süfyan’ın kendisine karşı çarpışmak için adam topladığı istihbaratını alır ve Abdullah bin Üneys’e onu öldürmesi için talimat verir.
Abdullah, muhammed’den Halid’i aldatmak için kendisini kötüleme konusunda izin ister. Muhammed’de “istediğini söyleyebilirsin” der. Halid’in eşgalini tarif eder ve ekler:
“O’nu gördüğünde şeytanı hatırlarsın. Onunla senin arandaki alamet; onu görünce kendinde bir ürperme ve korku hali bulursun.”
Abdullah, aldığı talimat doğrultusunda Halid’in kabilesine doğru yola çıkar ve Urana vadisine ulaşır. Orada bir kadın çobanı görür ve Halid bin Süfyan’ı sorar, o da “İşte buraya doğru gelen o” der. Halid Süfyan ona kim olduğunu sorar ve o da muhammed’e karşı savaşmak istediğini ve kendisinin bu amaçla bir ordu oluşturduğunu duyduğu için onun yanına geldiğini söyler. Bunun üzerine Halid bin Süfyan onu alır, götürür misafir eder. Yedirir, içirir. Herkes uykuya çekilince Abdullah bir punduna getirip Halid’i öldürür.
Bu işe karşılık muhammed ona bir asa hediye eder ve “Cennette kullanırsın” der. Abdullah’ın vasiyeti üzerine bu asa kefenine sarılıp öyle gömülmüş. Cennette kullanacak ya ondan..!
İşte böyle arkadaşlar, yani sizlere anlatıldığı gibi islam güller ve karanfiller dağıtılarak insanlar islama davet edilmedi, bu işin altında katliam, hain planlar, kan ve vahşet vardı..!
Muhammed’in mucize masalları ve inananları cennet vaadiyle katliama teşvik edişi.! -5-
Bunca ayet ve yaşanan olayın ardından kendini peygamber ilan eden birinden insanların beklenti içine girip; Peygamberliğini tescilleyecek, insanların içindeki şüpeleri giderecek ve yeri geldiğinde kendinden medet umanlara çare olacak mucizeler beklemesi normaldir. Ama ortada böyle bir mucize yoktu, bu nedenle insanlar muhammed’e neden mucize gösteremediğini ısrarla sormuşlardır.
Böyle bir mucize gösterme gücü olmayan muhammed çareyi ayet uydurarak geçiştirmekte bulmuştur. Aşağıda göreceğiniz gibi muhammed kendisinden mucize isteyenlere değişik zamanlarda nasıl cevaplar vermiş; Derler ya “Yiğidi öldür ama hakkını yeme” İşte politika, işte kurnazlık. Bu arada kendisinden sürekli mucize isteyen insanlardan artık gına geldiği de belli oluyor.
Taha-133 “İnanmayanlar, “Doğru söylediğine dair bize Rabbinden açık bir delil (bir mucize) getirse ya!” dediler. Önceki kitaplarda olanların apaçık delili (olan Kur’an) onlara yetmedi mi?”
İsra-59 “Bizi, mucizeler göstermekten alıkoyan, daha öncekilerin onları yalanlamış olmasından başka bir şey değildir. Semûd kavmine o dişi deveyi açık bir mucize olarak verdik de onunla kendilerine zulmettiler. Biz, mucizeleri yalnız korkutup sindirmek için göndeririz.”
İsra Suresi 89 ve 93. Ayetler Arası“Muhakkak ki biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını kabullenmediler. Onlar: “Sen, dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın. Yahut, iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allah’ı ve melekleri gözümüzün önüne getirmelisin. Yahut da altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayız.” De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece beşer bir elçiyim.”
Yunus-20 “Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!” diyorlar. De ki: “Gayb ancak Allah’ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!”
En’am-35 “Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek, yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi elbette onları hidayet üzere toplardı. O halde sakın cahillerden olma.”
En’am-37 “Dediler ki: “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” De ki: “Kuşkusuz,”
En’am-109 “Tüm yeminleriyle Allah’a yemin ettiler ki, eğer kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklar. Söyle onlara: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır.” Mucize geldiğinde de iman etmeyeceklerini anlamıyor musunuz?”
Enbiya-5,6 “Hayır, dediler, (bu) karmakarışık hayallerdir; hayır onu uydurmuş; hayır o şairdir. (Eğer gerçekten peygamberse) öncekilerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin.” “Bundan önce helak ettiğimiz hiçbir kent(halkı) inanmamıştı, şimdi bunlar mı inanacaklar?”
Ankebut-50 “Dediler ki: “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
Bakara-118 “Bilmeyenler, “Allah bizimle konuşsa, ya da bize bir mucize gelse ya!” derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz âyetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık”
Muhammed’in kuyruğu sıkıştıkça cehennem tehtidi ve korkutma ile durumu geçiştirmeye ve kendisine inananların aklını kullanıp sorgulayanlar tarafından yoldan döndürülmesini uydurduğu ayetlerle engellemeye çalışıyor…
Bakara-145 “Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.”
Rad-20 “İnkâr edenler, “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” diyorlar. Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavim için de bir yol gösteren vardır.”
Yukarıda kuran’ın iniş sırasına göre sıralanan ayetlerinde kanıtladığı gibi insanların ısrarına rağmen muhammed açık ve herkezin görüp şüpe duymadan inanacağı bir mucize gösterememiş bu beklentiyi ancak ayet yazarak geçiştirmeye çalışmıştır.
Tabi zaman içinde muhammed’in sağlığında gösteremediği bu mucizeler ölümünden sonra ağızdan ağıza dolanan hikayelerde gerçekleşmiş sanki olmuş gibi anlatılıp günümüzde islam dünyasında inanılan mucize masalları ortaya çıkmıştır.
Şimdi muhammed’in günümüzde inanılan mucize masallarına bir bakalım…
1-Gökteki Ay’ı ikiye bölmüş iki parça da Hira Dağı’nın iki yanına düşmüş.
2-Mirac olayında eşek-katır arası cennetten gelen bir hayvanla bir gece de Mekke’den Kudüs’e gitmiş, aynı gece bir merdivenle yedi kat göğe çıkmış, ordan kendisine verilen bir uçan döşekle Allah’ın yanına gitmiş ve aynı gece Mekke’ye geri dönmüş.
3-Tükürükle ağrıyan gözleri iyileştirirmiş.
4-Muhammed tuvalete dışarıya çıktığında ona siper olsunlar diye ağaçlar da onunla birlikte yürürmüş.
5-Uzun zamandır camide bulunan bir kütük onu camiden dışarı cikaracaklarında, muhammed’den ayrılmak istemeyen kütük inleyerek ağlamaya başlamış.
6-Hubeydiye’de, susayan müslümanların susuzluğunu gidermek için on parmağı on çesme olmuş.
7-Duasıyla yiyecekler çoğalırmış.
8-Peygamberin bir düşmanı ölünce toprak onu kabul etmemiş, üç kere dışarıya fırlatmış.
9-Gelecekte ne olacağını bilirmiş.
10-Kırk erkeğin cinsel gücü varmiş.
Yukarda yazan mucizelerden; Ayın ikiye bölünmesi ve Miraç olayı Kuran destekli de olsa o dönemde ayetlerden de anlaşıldığı gibi şüpe uyandırmış ve inandırıcı olamamıştır, zira günümüzde muhammed’in Kamer suresi 1. Ayet’in de yer alan “ay yarıldı” dizelerini islamiyet öncesi cahiliye dönemi denilen zamanda, 497-545 yılları arasında yaşamış olan arap edebiyatının önde gelen şairleri arasında yer alan İmruü’l Kays’dan çaldığı da bilinen bir gerçek.
Kur’an’da Mirac’la ilgili İsra suresi var. Miraç olayı için muhammed’in eşlerinden en tanınmışı Ayşe “Aslında Muhammed bedeniyle/fiziki olarak göklere çıkmamıştır; o ancak rüya yoluyla bunları anlatıyor.” diyor. Ayrıca… (Fahrettin er-Razi, Taberi ve daha birçoğu, bunu İsra suresi ilk ayetin açıklama kısmında anlatıyorlar.)
Görüldüğü gibi mucize konusunda eşini bile inandıramamış, üstelik muhammed’in herhangi bir mucizesinin olmadığı Kuran’da net olarak ortaya konmaktadır.
Neyse, şimdi biraz da muhammed’den mucize bekleyenlere cennet vaatleri vermesine ve insanları kandırarak şiddete teşvik etmesine bakalım.
Kuran’ın birçok suresinde Müslümanları “kanunsuz kazanca teşvik eden” (örneğin ganimet, köle, cariye, ahrette ise huri, şarap akan ırmaklar vs) ayetleri görmek mümkün. Örnek olarak şu ayeti verebiliriz;
Fetih-20 “Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vaad etmiştir.”
Bu kanunsuz ve adaletsiz kazancı Müslümanların içinde elbette ki içlerine sindiremeyenler olmuştu. Muhammed adamlarının yaptıkları kanunsuzluğu haklı bir dava gibi göstermek ve vicdan azabı çekenlerin sesini kesmek için şu ayetleri yazıyor.
Enfal-69 “Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve temiz olarak yiyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendi.”
Üstte ki ayetten açıkça görülüyor ki, “Çaldığınız mallar, ırzlarına geçtiğiniz kadınlar, esir olarak aldığınız çoluk çocuk size temiz ve helal. Sakın ola ki Allah’a karşı gelmeyin” denmektedir. Farz edelim ki, Müslümanlar Mekke’den zorla çıkarıldılar, ki böyle bir durum asla olmadı, bu konuya bir önceki makalede yer vermiştim. Bu şekilde düşündüğümüz takdirde bile Müslümanların kâfir kervanlarına saldırıp mallarını gasp etmeleri, erkekleri öldürüp kadınları cariye, çocukları ise birer köle olarak almaları, sizce ilahi bir yaratıcının emri olabilme ihtimali var mı diye sorun kendinize..? Kovulduğumuz bir şehrin, hiç tanımadığımız bir vatandaşının malına el koyup onu öldürmek ve onun karısına kızına göz dikmek, değil ilahi, normal sıradan bir ahlâk anlayışına sığıyor mu…? Bu olayı normal görebilen biri zaten önce insanlığını sonra da inancını sorgulaması gerekir.
Mekke’den muhammed ile hicret etmiş Müslümanların sayısı Medine’de parmakla sayılacak kadar azdı. İslami kaynaklar nüfuslarını 80 ila 100 arası olarak bildirmektedir. Muhammed’in baskın ve yağmalamalarda daha etkili olabilmesi için “Enseri” adını verdiği, yani Enser kentinden Medine’ye göç etmiş ve daha henüz çiçeği burnunda müslüman olmuş, “yardımcı” kişilere ihtiyacı vardı. Çok geçmeden görüldü ki muhammed’in emekleri boşa gitmemişti. Haksız kazancın haklı olarak gösterilmesi ile galeyana gelen Araplar, birde üstüne üstlük ölümden sonraki hayatta hurilerin, köşklerin, hiç boşalmayan şarap kadehlerinin de verdiği garanti ile onca masum tüccar, kadın ve çocukların rızıklarına el koyuyor ve tecavüz ediyordu. Savaş ganimetleri ile gücüne güç katan muhammed, müslümanların allah yolunda savaşmalarını sadece bilek güçleri ile değil, ayrıca maddi ve finansal güçleri ile de yapmalarını emrediyordu.
Bakara-195 “(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.”
Allah’a inanmak ve kervan eşkıyalığı yapmak farklı şeylerdir. Muhammed’den önce Araplar dini savaş nedir bilmezlerdi. Bugün bile müslümanlar arasında gördüğümüz kişiler Allah’a inandıkları halde gasp ve eşkıyalığı ne koşullarda olursa olsun doğru bir hareket biçimi olarak görmez, kişileri dini inançları yüzünden birer pislik ve öldürülmeye layık kişiler olarak kabul etmek istemezler. Bu türde insanların aklını çelebilmek için muhammed hayali Tanrısının ağzıyla şu sözleri yazmıştır;
Bakara-216 “Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
İşte tüm bu çarpıtılmış ahlâk anlayışı yüzünden insanlar bugün bile kendi benliklerini, kendi insani yaşam kurallarını hiçe sayarak beyinleri yıkanmış bir şekilde hiç tanımadıkları, hiç bilmedikleri insanları, sırf dini inançları birbirleri ile uyuşmuyor diye nefret edebilmekte ve hiç acımadan öldürebilmekte. Muhammed kendi menfaati ve emelleri için tüm bu vahşiliği, caniliği, ahlâksızlığı “Allah’ı memnun eden davranış biçimi” olarak gösteriyor ve insanların beynini bu şekilde yıkıyordu. Muhammed, müslümanlar tarafından cihad için yeterli finansal desteği göremediği zamanlarda sinirleniyor ve hayali tanrısını sürekli konuşturuyordu;
Hadid-10 “Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı (cenneti) vadetmiştir. Allah bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Allah denilen müslümanların eline mi baka kalmış…? Sırf bu üstte ki ayet bile Kuran’ın allah diyerek, para, şan, şöhret ve ranta susamış biri tarafından yazıldığını göstermek için yeterlidir. Muhammed birde tüm bunların üstüne üstlük, allah yolunda harcanan paraların aslında müslümanlara cennette mükâfat olarak geri dönecek bir borç olduğunu söylemekteydi. Allah’ın dini için insanlardan borç para istemesini hangi akıl mantık sahibi insan açıklayabilir…?
Hadid-11 “Kim Allah’a güzel bir borç verecek ki, Allah da onu kendisine kat kat ödesin. Ona çok değerli bir mükâfat da vardır.”
Muhammed üstteki ayeti ile artık cihad için servetlerini harcayan insanlara allah’ın borçlu kişi olduğunu söyluyordu. Muhammed’e inanan Araplar artık cihad yolunda paralarını ve servetlerini de harcıyordu. Allah yolunda servetlerini harcayıp böbürlenen müslümanlar vardı ki, Muhammed narsisliği ve “tek itaat edilen kişi” olma isteğinin de verdiği kıskançlık ile bu kişilere tahammül edemiyor, böbürlenen kişilerin seslerini kesmek için hemen şu ayeti yazıyordu;
Bakara-262 “Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri katında mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.”
Kâfirlerin boyunlarına vurdurup emellerine birer birer ulaşmaya başlayan muhammed, artık müslümanlara allah yolunda yaptıklarından dolayı adeta teşekkür ediyor ve hayali tanrısının bunu hiç bir zaman unutmayacağını dile getiriyordu;
Muhammed-4 “İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hale getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah dileseydi onlardan öc alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.”
Üstteki ayetten anlaşılan şudur ki; Allah istese kâfirleri siz müslümanların yardımı olmadan da öldürebilir, fakat bunu müslümanları sınamak için yapıyor. Tıpkı herhangi bir mafya çetesi ya da terör örgütüne yeni üye olmuş çaylak kişinin, lidere kendisini kanıtlamak için yaptığı kanundışı eylem gibi.
İslam dininde inanç, kişilerin kana ne derece susamış olduğuna göre ölçülür.
Enfal-60 “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.”
Muhammed cihad yolunda cimri davrananlara ve cihada yârdım edenlere ayrıca şu vaatlerde bulunuyor;
Saf-10, 11 “Ey iman edenler! Sizi elem dolu bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi size Allah’a ve peygamberine inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.”
Rahman-53, 54, 55 “O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Onlar astarları kalın ipekten olan döşeklere yaslanırlar. Bu iki cennetin meyveleri (zahmetsizce alınacak kadar) yakındır. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
Nebe-31, 32, 33 “Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.”
Hadid-7 “Allah’a ve Resulüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükâfat vardır.”
Üstteki örnek verdiğim ayetler bakarak aklı başında bir insan Din ve Terör gibi birbirine benzeyen iki unsurun neden İslam ile birleştiğini kolaylıkla anlayabilir.
Muhammed kendisine inananlar arasında “isteksizlik” veya “yorgunluk” hissettiğinde, yine her zaman ki gibi hayali tanrısını konuşturmuş ve onları bu şekilde savaş için motive etmeye çalışmıştır;
Muhammed-20 “İnananlar, “Keşke bir sure indirilse!” derler. Fakat hükmü apaçık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. O da onlara pek yakındır.”
İnsanlar kuran’ın bir tanrı tarafından gönderildiğine inandıkça islam’ın olduğu yerde özgürlük hiç bir zaman olmayacaktır ve insanı insana düşman eden bütün semavi din kitapları bir gün ait oldukları çöpe atılıp, yakılarak yok edilecektir.
Muhammed miraç’a burak ve refref ile aktarmalı çıktı..!
Miraç masalı şöyle başlıyor.. “Arapça’da merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. Islam’da Muhammed’in göğe yükselerek Allah’ın huzuruna kabul edilmesi olayı. Miraç olayı hicretten bir yıl ya da onyedi ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleştiği iddia edilir. Olayın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Muhammed Mescidül-Haram’dan Beytü’l-Makdis’e (Kudüs) götürülür. Kuran’ın andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır. Ikinci aşamayı ise Muhammed’in Beytü’l-Makdis’ten Allah’a yükselişi oluşturur. Miraç olarak anılan bu yükselme olayı Kuran’da anlatımaz, fakat çok sayıdaki hadis ayrıntılı biçimde anlatır.
Hadislerde verilen bilgiye göre Muhammed, Kâbe’de Hatim’de ya da amcasının kızı Ümmühani binti Ebi Talib’in evinde yatarken Cebrail gelip göğsünü yardı, kalbini Zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurdu. Burak adlı bineğe bindirilerek Beytü’l-Makdis’e getirildi. Burada İbrahim, Musa, İsa ve diğer bazı peygamberler tarafından karşılandı. Muhammed imam olarak diğer peygamberlere namaz kıldırdı.
Muhammed, Beytü’l-Makdis’te kurulan bir Miraç’la ve yanında Cebrail olduğu halde göğe yükselmeye başladı. Göğün birinci katında Hz. Adem, ikinci katında Hz. Isa ve Yahya, üçüncü katında Hz. Yusuf, dördüncü katında Hz. Idris, beşinci katında Hz. Harun, altıncı katında Hz. Musa ve yedinci katında Hz. Ibrahim ile görüştü. Cebrail ile birlikte yükseliş Sidretü’l-Münteha’ya kadar sürdü. Cebrail, “Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım” diyerek Sidretü’l Münteha’da kaldı. Muhammed buradan itibaren Refref adlı başka bir binekle yükselişini sürdürdü. Bu yükseliş sırasında Cennet ve nimetlerini, Cehennem ve azabını müşahede etti. Sonunda Allah’ın huzuruna kabul edildi. Kendisine ümmetinden Allah’a şirk koşmayanların Cennet’e gireceği müjdelendi, Bakara suresinin son ayetleri verildi ve beş vakit namaz farz kılındı. Yeniden Refref ile Sidretü’l-Münteha’ya, oradan Burak’la Kudüs’e, oradan da Mekke’ye döndürüldü.”
Güya ertesi gün olay anlatıldığında müşrikler Kudüs’ten Mekke’ye gelen bir kervan hakkında sorular sormuşlar da Muhammed hepsini bilmiş. Yani yalanın kanıtı da bir yalan..
Miraç yalanına dayanak gösterilen İsra suresi 1. ayetini görelim:
1. Âyetlerimizi göstermek için, kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüten Allah, Sübhan’dır (bütün noksanlıklardan münezzehtir). Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi görendir.
Ayette Muhammed’den bahsediliyor mu..? Hayır. “kulunu” diyor. Kul, sadece Muhammed değil, diğer peygamberler de kul olduğuna göre; öncelikle ayette kimden bahsedildiği bir soru işaretidir..! Bunu anlayabilmek için 2. ayete bakalım:
2. Ve Musa’ya Kitap verdik ve onu İsrail oğullarına bir hidayet rehberi kıldık; Benden başka bir vekil tutmayın diye.
Meallere bakıldığında bu ayetin tahrif edildiği net olarak görülecektir. Ayetin başındaki “ve” yi kaldırırlar. Ve “Musa’ya da” şeklinde yazarlar ki 1. ayette bahsedilen Muhammed’miş gibi görülsün, Musa olarak anlaşılmasın diye. Halbuki 1. ayetten sonra Musa’dan bahsediyorsa en kuvvetli ihtimal Musa’dır. Üstelik 1. ayetle 2. ayeti ve bağlacıyla ilişkilendirmektedir.
Eğer bir olağanüstü yolculuktan sözedilmiş olsaydı; 1. ayetin devamında bundan bahsedilirdi. İsra suresinde Miraç’la ilişkilendirilecek başka bir ayet bulamadıkları için Necm suresinin ilk 17 ayetine sığınırlar. Necm suresi nuzül sırasına göre İsra suresinden daha önce geldiği gibi Miraç için gösterilen zamandan da çok öncedir. Araştırıldığında göreceksiniz ki bunun yanında ayetlerin Miraç’la uzaktan yakından ilgisi yoktur ve Cebrail’i inişi sırasında gördüğünü söyler.
Necm 13. Ve andolsun ki, onu başka bir inişinde de gördü.
Diğer ayetlerde Sidretül Münteha ve Meva cenneti olması da bir kanıt olamaz.
14. Sidretül Münteha’nın yanında.
15. Cennetü’l-Me’vâ da onun yanındadır.
Sidretül Münteha’nın yanında Cebrail’i görmesi, Muhammed’in de oraya gittiğini göstermez. Ayetlere inanan için durugörü denilen alternatif durum var. Allah’ın Muhammed’i göğe çıkarttığına inanabilen birisi; Muhammed’e Cebrail’i çok uzaklardayken görebilme gücü verebileceğine de inanabilir.
Bunca aykırı ayete rağmen hadislere inananların hadis dinine sahip olduklarını söyleyenler hiç de haksız değillerdir. O Miraç hadisleri ki içlerinde büyük zırvalar, anormal saçmalıklar barındırmaktadır. Muhammed’in Allah’la tokalaşmasından ve Allah’ın elinin soğukluğunu hissetmesinden tutun da, namaz rekat pazarlığına kadar aklın almayacağı tuhaf uydurmalar vardır. Bazılarını görelim:
“Allah benimle görüştü ve el sıkıştı. Elini iki omuzum arasına koydu; öyle ki parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim.” (Hanbel, 5/243)
—–
Peygamberimiz (asm) Cenab-ı Hakk’a hitaben:
“Bütün tahiyyeler, bütün mübarek şeyler, bütün salâvat ve duâlar ve bütün kelimat-ı tayyibe Allah’a mahsustur.” şeklinde hitab vermiştir. Bunun anlamı“Bütün varklıkların halleriyle ve dilleriyle yapmış oldukları ibadetleri ve tesbihlerini, bütün çekirdekler ve nutfeler gibi mübarek şeylerin fitri mübarekliklerini ve tesbihlerini, bütün insanlar gibi şuurlu varlıkların ibadetlerini ve bütün peygamberler ve kamil insanlar olan evliyaların, asfiyaların ibadetlerini ve tesbihlerini onların namına sana hediye ediyorum; sana mahsustur.” demektir.
Bu selamın üzerine Cenab-ı Hak da Resulüne (asm): “Selâm olsun sana ey Peygamber!”şeklinde mukabele de bulunmuştur. Bunun üzerine Allah Resulü (asm) de: “Bize ve Allah’ın salih kullarına selâm olsun.” şeklinde cevap vermiştir. Bu konuşmaya sidretü’l-müntehada tanık olan Cebrail (as) da Allah’ın şahitlik etmesini emretmesi üzerine “Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına şehadet ederim. Ve Muhammed’in (asv), Allah’ın elçisi olduğuna da şehadet ederim.” diyerek şehadet etmiştir. (Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Altıncı Şua, s.92; On Beşinci Şua, s.642-646.)
– (İsra gecesi her gökte, Muhammedün Resulullah ve arkasından Ebu Bekri Sıddık yazılı olduğunu gördüm.) [Ebu Nuaym]
– (Mirac gecesi, uğradığım her melek topluluğu, ümmetime hacamatı tavsiye etti.) [Hakim]
– Resulullah devamla dedi ki: “Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. Oradan geri döndüm. Hz. Musa aleyhisselam`a uğradım. Bana: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Gece ve gündüzde elli vakit namazla!” dedim. “Ümmetin, her gün elli vakit namaza muktedir olamaz. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Beni İsrail`e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). Sen çabuk Rabbine dön, bunda ümmetine hafifletme talep et!” dedi. Ben de hemen döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit namaz indirdi. Musa aleyhisselam`a tekrar uğradım. Yine: “Ne ile emrolundum ?” dedi. “Benden on vakit namazı kaldırdı!” dedim. “Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!” dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Musa aleyhisselam`a uğradım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hz. Musa ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Hz. Musa`ya uğradım. Yine: “Ne ile emredildin ?” dedi. “Her gün beş vakit namazla!” dedim. “Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da takat getiremez. Rabbine dön, hafifletme talep et!” dedi. “Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha da hafifletmesini isteyemem! Ben beş vakte razıyım. Allah`ın emrine teslim oluyorum!” dedim. (Kütübü sitte)
İsra ayetinin Miraç uydurmasıyla çelişen başka bir yanı; Mescid-i Haramdan yürütüldüğü ifadesidir. Hadislere göre Muhammed geri döndüğünde yatağı hala sıcaktır. Demek ki hadislere göre yatağından yola çıkmış, mescidden değil. Ayrıca ayette yürümekten sözediliyor, uçmaktan değil. Adı gece yürüyüşü de olsa uçmakla ilgisi yok.
Yoksa Tahrifat mı var, İsra 1 Kur’an’a sonradan mı ilave edildi..?
İslamcıların İsra ayetini Miraçla ilişkilendirmeleri mucizeyi değil tahrifatı ortaya koymaktadır. Ayette bahsedilen Mescid-i Aksa’nın Kudüs’teki Süleyman tapınağı olduğu söylenmektedir ki; Muhammed zamanında ortada bir tapınak mevcut değildi. Süleyman Tapınağı Muhammed’den 650 sene önce yıkılmıştı. Yeri boştu. Halife Ömer zamanında Kudüs’te Süleyman Tapınağının bitişiğinde bir mescid yapıldı. Bu mescide Mescid-i Aksa denildi. Mervan zamanında bu mescid genişletildi ve ayrıca Kubbetüs Sahra yapıldı.
Mescid-i Aksa Muhammed’in ölümünden sonra yapıldığına göre İsra 1 ayetinde Mescid-i Aksa isminin geçmesi akla 2 şıkkı getiriyor. Ya ayetteki isim yapılan mescide verildi. ya da ayet Kuran’a sonradan ilave edildi. Ayetteki ismin verilmiş olması olanaksız çünkü ayetteki isim Süleyman tapınağını kastediyorsa eğer, başka bir mescide bu ismin verilmesi doğru olmazdı. Bunu Halife Ömer ya da Mervan düşünememiş olamaz.
Tahrifat iddiasını geçersiz kılmak isteyen islamcılarsa mescid-i Aksa’nın Süleyman Tapınağını kastetmediğini, başka bir mescitten söz ettiğini söylerler. Örneğin Süleyman Ateş bu mescitin Arafat’taki mescit olduğunu öne sürer.
Muhammed’in medine hicret’i ve iftiralar ile bölücülüğü..! -4-
Muhammed’in yanı sıra bir sürü çocuğa da bakmakla meşgul olan Hatice artık ticaret’e fazla zaman ayıramıyordu. Evin direği Hatice öldükten kısa zaman sonra Muhammed’in destekçiliğini, koruyuculuğunu yapan amcası da vefat etmişti. Bu iki kişinin ölümü ve Mekkelilerin Muhammed’i kaale almayışı sonrası artık Muhammed başka bir şehre göç etmek, insanları kendisine inandırmak için yeni bir şehirde, yeniden şansını denemek istiyordu. İlk etapta kendisine inananların Medine’ye göç etmesini emretti.
Bir önceki makâlemde de bahsettiğim gibi kurulu düzenlerini ve ailelerini bırakmak istemeyen Müslümanlar tereddüde düşmüşlerdi. Bu durum karşısında Muhammed çareyi Müslümanları tehdit etmek ve korkutmakta buluyordu. Muhammed Medine’ye, daha doğrusu o zamanki ismi ile Yahudi şehri Yatrib’e gitmek istemeyen Müslümanlara nasıl sesleniyor;
Nisa-97 “İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.”
Muhammed bir gece düşmanlarının onu öldürmek istediğini iddia ediyor ve Ebu Bekir’in o’na Medine’ye giden yolda eşlik etmesini istiyordu. Bu olay aşağıdaki ayette şu şekilde dile getiriliyor;
Enfal-30 “Hani kafirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke’den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.”
Yukarıdaki ayetten anladığımız kadarı ile Tanrı Allah Muhammed’e tuzak kurulduğunun habercisi oluyor ve O’nu uyarıyor. Muhammed ise arkasında koskoca Tanrı Allah’ı olduğu halde çareyi Ebu Bekir’e sığınmakta buluyor. Muhammed’in Medine’ye kaçtığı gece Hicri takvimin başladığı gündür. Medine’nin zengin kesimi Yahudilerden oluşmaktaydı. Para, Mal, mülke muhtaç fakir Araplar Muhammed’in şarap akan nehir, tomurcuk memeli huriler ve taze taze hurmalar türü masallarına ister istemez inanmak durumundaydılar.
Muhammed yaşadığı dönemde peygamber olduğunu ilan eden tek Arap değildi. Aksine Arap yarımadasında Tanrı elciliği gayet yaygın bir meslekti. Civar şehirlerde de peygamberliğini ilan etmiş ve insanlara Tanrı mesajları öğütleyen kişiler vardı. Aralarında en meşhur olanı ise “Museyleme” idi. Museyleme peygamberliğini Muhammed’den bir kaç sene önce ilan etmişti ve Muhammed’in aksine kendi şehrinde, kendi tanıdığı insanların arasında çokta başarılı idi. Arada ki fark ise Muhammed Arabistan’ın ilk savaşçı peygamberi olmasıdır.
Medinelilerin Hz.Muhammed’i peygamber olarak kabul etmelerindeki etken Muhammed’in öğretici öğütleri değil, daha çok verdiği cezp edici vaadiler, kendisinin de Arap oluşu ve Yahudiler karşısında hissettikleri eziklikten dolayıdır. Yahudiler kendi inançlarına göre “Seçilmiş, üstün insanlardır”. Tıpkı bugünde olduğu gibi Arapların gıpta ile baktıkları kişilerdi. Medine’nin tümü Yahudilere aitti. Kısaca Medine, yani “Yatrib” bir Yahudi şehriydi. Ebu El Farah Ali tarafından yazılmış “Kitab el-Afgani” isimli eser, Yahudilerin Medine de ki ikametlerini Musa zamanına kadar dayatır. Medine’de ki Yahudi halk esnaf, kuyumculuk, ticaret, çiftçilik ile geçiniyor ve soylu ailelerden geliyorlardı. Şehirdeki Arap nüfusu ise Yahudilerin sahip oldukları iş yerlerinde çalışıyordu. Arapların Medine’ye göç etmelerinin sebebi ise 450 yıllarında Yemen’de yaşanan bir tufandan dolayı idi. Muhammed ile Müslüman olmayı kabul ettiklerinde ise Yahudi işverenlerini katlederek mallarına konmuşlardır.
Büyük İslam âlimi Ibni İshak, İslam’ın en değerli eserlerinden biri olarak gösterilen “Siret Resul” adlı kitabında Yahudilerden irfan (bilim) ve kitap ehli kişiler olarak bahsetmiş ve Müslümanların Yahudilere yaptığı eşkıyalıklara ve gasp olaylarına anlatabildiği en güzel dille kitabında yer vermiştir.
Muhammed her zaman kendisini ve ona inananları mağdur ve eziyet çeken insanlar olarak göstermiştir. Günümüzde bile İslami terörist örgütleri tıpkı peygamberleri gibi aynı oyunu oynamakta ve onca masum insanı öldürdükleri halde devamlı kendilerini mağdur insanlarmış gibi göstermeye çalışmakla beraber, tüm dünyayı İslam’a karşı cephe almakla suçlamaktadır.
Muhammed Mekke’den Medine ye göç etmesine, Mekkelilerin ona ve ona inananlara eziyet ettiğini sebep olarak göstermeye çalışmıştır. Halbuki Muhammed her ne kadar kendisini mağdur göstermeye çalışsa da ayetler işin gerçeğini tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor;
Nahl-41 “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükafatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi.”
Muhammed, Mekke’de ki evlerini terk etmelerini ve yanında Medine’ye gelmelerini emrettiği Müslümanlara üstteki ayeti yazmak zorunda kalmıştır. Nedeni ise Mekke de kurulu düzenlerini bırakıp Medine’de issiz güçsüz, evsiz barksız kalan Müslümanların beyinlerini yine cennet vaatleri ile yıkamaktır. İnananların gözünde artık Muhammed’in kredisi tükeniyordu. Bazıları artık Medine’den firar etmeye başlamıştı. Bir başka tehdit içeren ayeti ise su şekilde yazdırmıştır;
Nisa-89 “Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.”
Sadece yukarıda ki ayet bile aslında eziyet çektirenin Mekkeliler değil tam aksine Muhammed olduğunu anlamak için yeterlidir. Ailesini, çoluğunu, çocuğunu, doğduğu toprakları ve kurulu düzenini bırakmak istemeyen bir insan sizce ölümü ne kadar hak ediyor..? Muhammed’in dayatmaya çalıştığı gibi ortada büyük bir çile zulüm var ise cehennem azabı tehditlere ne gerek olabilir..? Müslümanların o eziyet ve çileden kaçmak için Mekke’yi seve seve terk etmeleri gerekmiyor mu? İnsanları sürekli hicret etmek için zorlayan, tehdit eden hatta etmeyenlerin öldürülmelerini emreden bir insan sizce bunu neden yapıyor olabilir..? Bir tek neden var. O da “kontrol” Muhammed narsisi bir kişiliğe sahip olduğu için insanların üzerinde her yönüyle kontrol sahibi olmak istemiştir.
Sonrasın da Muhammed, Medine’de işsizlik ve yoksulluk yüzünden firar eden Müslümanların karınlarını doyurabilmesi için Mekkeli kervanlara baskınlar düzenlemeye ve ganimetlerine el koymaya başlamıştı. Sürekli Medinelileri Mekkelilere karşı kışkırtıyor ve Mekkelilerin onları evlerinden zorla çıkarttıklarını iddia ederek, ganimetlerin bu yüzden onlara helal olduğunu söylüyordu.
Hac-39 ”Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter. “
Hac-40 “Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.”
Müslümanlar efendilerinin yaptığı sinsilik ve hilekârlıklardan övüne övüne bahsederler. Düzenbazlık ve hilekârlığı peygamberliğe layık gören ve bundan pekte hoşnut bir biçimde bahseden sitelere internette rastlamak mümkün. Müslümanlarda Muhammed’i yaptıklarından dolayı sorgulayabilme cesareti yoktur. O yüzden Muhammed’in her yaptığı işi doğru olarak görürler ve “O yapmış ise doğrudur” demişlerdir. Bakınız Ibni İshak “Siret Resul” adlı eserinde Hendek savaşında olan bir hadiseyi nasıl anlatıyor;
Nuaym b. Mes’ud (ra), gizlice Müslüman olmuştu. Allah Resulü, ona bir müddet daha Müslümanlığını gizlemesini söylemiş ve onu bu muhasara esnasında, çok mühim işlerde kullanmıştı.
Nuaym, hem Kureyş’in hem de Yahudilerin itimat ve hürmet ettikleri bir insandı. Efendimiz, ona harbin bir taktik olduğunu söylemiş ve idare-i kelâm etmesine de izin vermişti. Nuaym, bu ruhsat üzerine Yahudilere giderek: Kureyş sizi terk edecek ve Muhammed (sav)le baş başa bırakacak. Düşünün o zaman haliniz nice olur. Eğer bu durumda kalmak istemiyorsanız, onların ileri gelenlerinden bir kaçını rehin olarak yanınızda alıkoyun dedi. Onlar Nuaym’a olan itimatlarından dolayı bu sözlere kesin olarak inandılar.
Nuaym daha sonra Kureyş’e gitti. Onlara da: Yahudiler Muhammed (sav)le gizlice anlaştılar. Sizin ileri gelenlerinizden birkaçını rehin edip ona teslim edecekler. O da onlara ilişmeyecek. Sakın sizden böyle bir talepte bulunurlarsa onların dediğini yapmayın dedi. Kureyşliler de, Nuaym’a itimat ettiklerinden, onun bu tekliflerinden zerre kadar şüphelenmediler.
Kureyş ileri gelenleriyle Yahudi liderleri, bir gün bir araya geldiler. Her iki taraf ta birbirinden şüpheleniyordu. Evvela Yahudiler sözü açtı ve: Siz başınız sıkışınca çekip gidecek ve bizi bu adamla baş başa bırakacaksınız. Teminat için bize birkaç rehin vermezseniz biz savaşı bırakacağız dediler. Kureyş, zaten böyle bir teklif bekliyordu. Nuaym’ın sözünü hatırladılar ve tabii bu teklifi reddettiler. Onların reddi, Yahudilere de Nuaym’ı tasdik ettirdi. Böylece ittifak bozulmuş oldu ve Yahudiler harp sahnesinden çekilmeye başladılar.
Nuaym Müslüman olalı birkaç gün olmuştu. Allah Resulü’nün insanları tanımadaki isabetine bakın ki, hemen Nuaym? ın becerebileceği bir işi ona teklif etmiş, o da arızasız bu işi yerine getirivermişti.
Kaynak: Ibni İshak, Siret Resul.
Yani Ibni İshak’ın yukarıda bize anlattığı hikaye diyor ki; Muhammed iki kabileyi iftira ile birbirine düşürmüştür. Burada bahsedilen kişi sadece bir asker olsa yukarıda anlatılanlar akıl dışı gelmez ve anlaşılabilir. Oysa bahsedilen kişi allah sözcüsü peygamberlik iddiasında olunca bu ve benzeri savaşları teşvik etmesi, savaş hilelerine başvurması ve ganimet peşinde koşması ne kadar haklı ve allah sözcüsü vasfına uygun olur..?
Muhammed kendisine inananları diğer ayetlerde “Tanrı sözü diye, inanılan allah ağzıyla” şu şekilde savaşa davet etmiştir;
Enfal-65 “Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkar edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir.”
Muhammed Müslümanları sanki mağdur olan ve eziyet çekenler gibi göstermeye çalışmış ve beyinlerini yıkamıştır. Asıl kervanlara saldıran, eşkıyalık ve gasp yapanların kendileri olduğu halde durumun adaletli görünebilmesi için suçu her zaman için kâfirlere atmıştır. Tıpkı bugün ki geri kalmış Arap ülkelerin geri kalmışlıklarının nedenini İsrail ve Amerika olarak gösterdiği gibi. Onlar bugün sadece tıpkı peygamberlerinin 1400 sene önce yaptığını yapmakta ve “mağdur olan” kişileri oynamaktadırlar.
Şimdi, ortada ki çelişki barizdir. Muhammed önce Mekkelileri evlerinden zorla çıkartıyor, onları cehennem azabı ile korkutmakla kalmayıp üstüne üstlük birde öldürülmelerini emrediyordu. Diğer bir tarafta ise “Sizi zorla evlerinden çıkartanlara karşı”, yani Mekkelileri suçsuz oldukları halde suçlayarak savaşı körüklüyordu.
Bu strateji Muhammed’i olağanüstü derecede başarılı yapmıştı. Muhammed “böl ve ele geçir” taktiğinin ustası idi. Kabileleri kabilelere, aileleri ailelere ve hatta evlatları babalarına bile düşman ederek, onları bölerek üzerlerinde kontrol sahibi olmayı başarıyordu.
Tevbe, 23. Ayet: Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.
Kısa bir zaman içerisinde bu taktik ile tüm Arap yarımadasını ele geçirmeyi başarmıştır.
Muhammed’in rüşvetciliği ve asıl amacı..! -3-
Muhammed’in peygamberlik kariyerine başladığı, güçsüz olduğu, sıkıştığı ve insanları ancak sözle dine davet edebildiği zamanlarda yumuşak üslup kullanmıştır. Bu dönemde insancıl ayetlerin ve hoşgörü sözlerinin yanında, peygamberliğinin amacının insanları Allahın dinine davet olduğunu, ücret istemediğini bu işi sırf insanları doğru yola ulaştırmak için yaptığını idda etmiş vede yazdığı kurana bu yönde ayetler yazmıştır. Bu ayetleri görelim.
Enam-90 “İşte, o peygamberler, Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy. De ki: “Bu tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum. O (Kur’an), bütün âlemler için ancak bir uyarıdır.”
Yusuf-104 “Halbuki sen buna karşılık onlardan bir ücret de istemiyorsun. O (Kur’an) âlemler içinde ancak bir öğüttür.”
Sad-86 “(Ey Muhammed!) De ki: “Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden değilim.”
Sebe-47 “De ki: “Sizden herhangi bir ücret istemişsem o sizin olsun. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. O her şeye hakkıyla şahittir.”
GÜÇÜ ELİNE GEÇİRİNCE….
Muhammed askeri gücü ele geçirdikten sonra değişik bahanelerle kervan baskınları, insanları kaçırıp fidye isteme ve çevre kasabalara baskınlar yaparak ganimet elde etmeye başlamış, ilk başta elde edilen bu ganimetlerin tamamını sahiplenmek istemiş, ama gördüğü tepki üzerine ganimetleri müritleriyle paylaşmak zorunda kalmıştır.
Sözde ücret istemediğini söyleyen, amacının insanlara dini tepliğ etmek olduğunu söyleyen Muhammed’in böylece gerçek amacı da ortaya çıkmış oluyordu. Bu arada asıl niyetini gizlemek ve inandırıcı olmak için elde ettiği bu ganimetleri kendi geçimini sağlamanın yanında hayır işlerinde kullanılacağını kurana yazmayı da ihmal etmemiştir.
Enfal-1 “(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler Allah’a ve Resûlüne aittir. O halde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”
Enfal-41 “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Peygamber’e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Eğer Allah’a; hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gün, (yani) iki ordunun (Bedir’de) karşılaştığı gün kulumuza indirdiklerimize inandıysanız (bunu böyle bilin). Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
Mücadele-12 “Ey iman edenler! Peygamber ile başbaşa konuşacağınız zaman, başbaşa konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. “
Tevbe-103 “Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekat) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
Tevbe-58 “İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar.”
Ayetlerde de görüldüğü gibi amaç malı götürmektir, yani anlayacağınız tezgah büyük açılmış.
Peki muhammed’in asıl amacı neydi..? Günümüzde Müslümanlar İslam’a karşı yapılan en ufak eleştiriye bile tahammül edemeyip küfür ederler. Dinlerini eleştiren kişiyi öldürmekten zerre kadar çekinmezler. Bunun örneklerini yakın ve geçmiş tarih sayfalarında gördük ve maalesef görmeye devam ediyoruz. Bu toleranssız ve tahammülsüz düşünce tarzı onlara Muhammed tarafından öğretilmiştir. Oysa Muhammed’in tahammülsüz karakter yapısının aksine, Mekkeli müşrikler kişilerin dini inançlarına saygılı ve toleranslı kişilerdi.
Arap yarımadasında dinsel tahammülsüzlük, İslam dininin ortaya çıkması ile başlamıştır. Sözde “Cahiliye Devri” diye adlandırılan dönemde Mekkeli halk, kişilerin dini inançlarını hiç bir şekilde müdahale etmeden Arap yarımadasında uyumlu bir şekilde Hıristiyan, Musevi, Putperest, Mecusi ayrımı yapmaksızın sorunsuz yaşamışlardır. İslam öncesi Arap tarihine baktığımızda, Arap yarımadası sınırları içinde gerçekleşmiş hiç bir dini savaşa rastlanmaz. Bu hoşgörü ortamında Muhammed yıllarca Mekkeli putperest halkın inançlarını karalamış, aşağılamış, Onca aşağılama ve karalamaya rağmen Mekkeli putperest halk hiç bir zaman Muhammed’e ve yandaşlarına hiç bir şekilde zarar vermemişlerdir.
Muhammed’in kışkırtıcı sözlerinden artık bıkıp usanan Mekkeli putperest halk, çareyi amcası Ebu Talib’e gitmek de bulmuş ve “medenice” Muhammed hakkında şikâyette bulunmuşlardır;
“Ey Ebû Talib! Sen bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin. Yeğenini yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik. Fakat sen istediğimizi yapmadın. Vallahi, artık, bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla ithâm etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz. Sen, ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız.” İbni Hişâm, Sîre, 1/284; Taberî, 2/218; İbni Kesîr, Sîre, 1/47
Ebu Talib Mekkeli putperest halkın sözlerini dinler ve öz yeğeni olan Muhammed’i uyarır:
“Kardeşimin oğlu, kavminin ileri gelenleri bana başvurarak senin onlara dediklerini bana ârzettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı ! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme. Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç” 234. İbni Hişâm, Sîre, 1/284; Taberî, 2/220
Müslümanlar Muhammed’in putperest halkın inançlarına sövmelerini görmemezlikten gelerek Müslümanları ve Muhammed’i mağdur kişiler olduklarını iddia ederler ve bilgisizlikten dolayı şu gibi sorular sorarlar…
1- Gerçekte Müslümanlara karşı sistemli bir baskı ve zulüm yokken, Müslümanları hicret etmeye zorlayan etken neydi…?
2- O zamanlar da baskı ve zulüm yoksa Müslümanlar neden evlerini terk ettiler…?
3- Tehlike altında olmayan Müslümanların durduk yere evlerini terk edip Medine’ye taşınmalarını nasıl açıklayabilirsiniz…?
Tüm bu soruların cevabını Kuran’da bulmak mümkündür. Hemen islam’ın ana dayanağı olan kuran’a bakalım..
Enfal-72 “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar, onların velayetleri size ait değildir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
İşin aslı Müslümanlar Mekke’de ki putperest halkın işkencelerinden kaçmıyorlar, tam aksine Muhammed’in emri doğrultusunda evlerini terk etmeye zorlanıyorlar. Üstteki ayet, Mekke’den Medine’ye hicret etmek istemeyen Müslümanlar için yazılan bir ayettir. Sözde işkence ve baskı gören Müslüman halkın hicret etmek istemeyişi dikkatinizi çekmiş olmalı. Bugün Müslümanların bahsettikleri türde Mekke’de büyük bir işkence ve zulüm vardı ise, Müslümanlar neden seve seve Mekke’yi terk etmek istememişlerdir..? Neden Tanrı Allah olaya el koyarak Müslümanlara bu konuda ayetler indirmek zorunda kalmıştır..?
Bir başka ayette ise Muhammed, Müslümanlara yine şöyle sesleniyor;
Nisa-89 “Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.”
Üstteki ayette Muhammed Müslümanlara evlerini terk etmelerini ve Medine’ye göç etmelerini emretmekle kalmayıp hicret etmek istemeyenlerin öldürülmelerini emretmiştir. Müslümanlar Mekke’yi putperest halkın baskısı sonucu değil, Muhammed’in tehditlerinden dolayı terk etmişlerdir.
Nisa-97 “Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: “Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)” Onlar da, “Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik” derler. Melekler, “Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!” derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.”
Peki Muhammed neden böyle bir şeyi yapmak istemiş, amacı nedir..?”
Tıpkı tarihte ki diğer belli başlı liderler gibi, Muhammed’in de bir rüyası vardı. Bu tarz insanlar dava adamlarıdır. Stalin’in davası “halkların eşitliği”, Hitler’in davası ise “beyaz ırk’ın üstünlüğü”. İslami kaynaklara baktığımızda Muhammed’in davası “basta Arap yarımadasına ve daha sonra tüm Dünyaya hükmeden biri olmaktı.” arzusunu, Ibn’i Hisam’in da kaleme aldığı şu yazı gözler önüne seriyor;
Mekkeli müşrikler Ebu Talibin ölümüne yakın tekrar ziyaret ederek, arabulucu olmasını isterler.
“Ebû Talib ölmeden bu işe bir çözüm bulmalıyız, yoksa öldükten sonra Muhammed’e yapacağımız her iş için bizi ayıplarlar. Ebû Talib sağken bir şey yapamadılar, o öldü, yeğenine şunları şunları yaptılar, demesinler.”
Bu düşüncelerinden dolayı müşriklerin ileri gelenleri toplanarak Ebû Talibi ziyarete gittiler. Sağlık temennilerinden sonra Ebû Talib’e dediler ki:
“Ey Ebû Talib ! Sen bizim reisimiz, büyüğümüzsün. Şunu görüyoruz ki, sana ölüm yaklaşmıştır. Biz senin ölümünden korkuyoruz, sen sağken şu meseleyi halledemedik, öldükten sonra hiç halledemeyiz. Sen şimdi sağken onu çağır, ondan sağlam bir söz al, biz de bir söz verelim. Bundan sonra ne o bizimle uğraşsın, ne de biz onunla.”
Ebû Talib, Kureyş heyetini dinledikten sonra yeğenine haber salarak, yanına gelmesini istedi. Amcasının davet haberini alan kâinatın efendisi, hemen ölüm döşeğindeki Ebû Talib’in yanına vardı. Bir anda kalabalık bir Kureyş topluluğu ile karşılaşan Efendimiz, bu davetin altında bir şeylerin yattığını anlamakta gecikmedi. Ebû Talib, Kureyş heyetinin isteklerini yeğenine anlattı.
“Ey kardeşimin oğlu ! Kavminden ne istiyorsun?” dedi.
Kâinatın Efendisi “Kendilerinden bir kelime istiyorum. Eğer söylerlerse, bütün Araplar o kelime sayesinde kendilerine uyacak, bütün acem o kelime sayesinde onlara cizye ödeyecek.” dedi.
Ebû Talib atılarak:”Yani tek bir kelime mi?” diye sordu.
Hemen konu ile ilgili hadislere bakalım..
Efendimiz:”Evet, amcacığım tek bir kelime. “Lâ ilâhe illallah” diyecekler.” Sad, 38/1–8. Tirmizî, Tefsir, Sad (3230)
Göründüğü gibi muhammed daha henüz bir düzine müridi olduğu zamanlarda bile dünyayı fethedebilmenin fantezilerini kendi kafasında canlandırmaktaydı. Sizce tüm insanlığa örnek kişi olsun diye gönderilen bir peygamberin ülke fethetmek yerine, insanlara rehberlik eden daha asil düşüncelere sahip olması gerekmiyor mu..? Sözün özü şudur ki, hiçbir zaman öyle islamcı alimlerin anlattığı gibi güller dağıtarak islam’a davet olmadı, her zaman bir zorbalık ve vahşet vardı, islam korku, dışlanma ve ölüm tehditleri ile yayıldı. Bu durum Türklere de bu şekil de yansıdı, yüzbinlerce Türk başları kesilerek bedenleri ağaçlara asıldı, kılıç zoru ile ölüm tehditleri ile islama geçirildiler, Türk toplumundan gizlenen 70 sene süren bu katliamlara daha önce “Türklerin kılıç zoru ile islam’a geçirilişleri” adlı makâlede yer vermiştim. Devam edelim…
İnsanları cizyeye bağlayıp haraç almak niyetinde olan bir kişi nasıl olurda adaletli ve sonsuz merhametli bir Allah’ın insanlığa örnek olsun diye sunduğu bir peygamber olabilir..? Muhammed’in, Hitler’den, farkı nedir..? Psikolojik rahatsızlıkları olan insanların ruh hali çok çabuk değişir. Bunu günümüzde de bir çok örnekle de görüyoruz. İslam kaynaklarına baktığınızda Muhammed’in ruh halinin bazen çok yükseklerde olduğunu, tüm dünyayı ele geçirmek istediğini görebilirsiniz, ki kuran iniş sırasına göre okunduğun da tüm ruh hali çok daha açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Evet söylenildiği gibi “Kuran apaçık bir kitap” değilmidir zaten, bir sorgulamaya bakar herşey saçılıverir ortaya, yeterki birkez tarafsızca sorgulayarak korkmadan okunulsun..!
Neyse, dönelim konumuza…
Muhammed, ruh halinin bozuk olduğu anlarda ise intiharı bile düşünmüştür;
Yüce bir dağ zirvesine çıkıp oradan kendimi aşağı atar böylece bu sıkıntıdan kurtulurum, dedim. Böylece yola çıktım, dağın ortasına varmıştım ki, birden bire gökten “Ya Muhammed, Sen Allah’ın Resulüsün. Bende Cebraillim” diyen bir ses duydum. Başımı göğe kaldırdım. Birde ne göreyim ! Cebrail bir insan suretinde ayaklarını semanın ufuklarında açmış vaziyette. Ya Muhammed sen Allah Resulüsün, bende Cebrail’im dedi.
Kaynak: (İbni İshak; İbni Hişâm, Taberî ve Heyhakî)
Muhammed’in ruh halinde ki bu tür değişiklikler, bize aslında Muhammed’in dengesiz ve psikolojik yardıma muhtaç bir insan olduğunu göstermekte. İnsanlar tarafından itaat edilen ve onlara hükmeden kişi olma arzusu o kadar güçlüydü ki, bu heves onu vicdani hislerden yoksun bırakmıştır. Aslında muhammed insanlar üzerinde otorite sahibi olmayı arzulayan ve hayallerine ulaşmak için her şeyi yapabilecek kadar psikolojisi darmadağan olmuş bir insan durumundaydı.
![]()





